28 Kasım 2011 Pazartesi

Yeniden Başlasın / Karabükspor:3 Bursaspor:1


Kardemir Karabükspor adına bir yeni başlangıç maçıydı. Bülent Korkmaz da bu maçı yeni bir başlangıç için fırsat olarak görmüş olacak ki, hiç alışık olmadığımız bir diziliş ve oyuncu seçimiyle çıkardı takımı sahaya. Bu değişikliklerin nasıl etki edeceği muammaydı ancak maç sonu gördük ki şimdilik olumlu bir sonuç alınmış.

Normalde 4-2-3-1 ya da 4-3-2-1 gibi bir dizilişle sahada görmeye alıştığımız takım, bugün 4-4-2'yle çıktı sahaya. Kalede Tomic'in yerine Orkun vardı. Her ne kadar maçı anlatan Lig TV spikerleri Tomic'te bir sakatlık olduğunu söylese de aslında 6 yabancı kuralı nedeniyle böyle bir seçim yapıldığını anlamak pek zor değildi. Orkun'un önündeki dörtlü savunma hattının sağında haftalardır oynamasına rağmen bir türlü Süper Lig seviyesinde top oynamayı başaramamış Erdem'in yerine Hamza Çakır, ortada uzun süren
sakatlığının ardından Armand Deumi, yanında Nikolic ve solda da Seric oynadı. Savunmanın önünde Hocine Ragued ve Erkan Taşkıran kullanıldı. Normalde sol açık ve sol bek olarak görmeye alıştığımız Erkan'dan bir merkez orta saha yaratmak Bülent Korkmaz'dan pek de beklemediğimiz, yaratıcı bir hamleydi. Erkan savunmadaki enerjisinin yanına top kullanma becerisini de ekleyince orta sahadan ileriye daha hızlı top taşıyan bir takım gördük.

Karabükspor'da bugün kanatlarda Mehmet Çakır ve Luton Shelton oynarken, ileri ikiliyi ise Mehmet Batdal ve Florin Cernat oluşturdu. Bu noktada ilk tercih Mehmet Batdal yerine İlhan Parlak olsa nasıl olurdu diyorduk ki, ikinci yarıda Mehmet Batdal'ın oynadığı özverili ve etkili futbol (her ne kadar halen daha yetersiz olsa da) bu tercihin makul olduğunu gösterdi. Cernat'ın ikinci forvet olarak kullanılması da gayet akıllıcaydı. Böylelikle rakip yarı alanda daha çok top tutmak mümkün olacaktı ancak işler biraz farklı gelişti. 

Maç boyunca Bursaspor baskılı görünse de, aslında oyunu kontrol eden taraf Kardemir Karabükspor oldu. Bursapor ilk ciddi pozisyonunu Ibrahim Bangura'nın golünde buldu. Ki bu da yaklaşık 80 dakika boyunca Karabükspor'un ne kadar iyi savunma yaptığını göstergesi. Aslında sahadaki kadro çok savunmacı değildi ancak hepsi savaştı. Bu bakımdan, ilerleyen haftalarda belki de göremeyeceğimiz bir özveri izledik diyebiliriz. Bursaspor'dan bahsetmek gerekirse, maça ileride Tagoe tercihiyle başlamak, Ertuğrul Sağlam açısından riskli bir seçimdi. Aslında Tagoe fena bir oyuncu değil ve bugün her ne kadar etkisiz görünse de burada asıl sorun Sestak ve Batalla'nın üretken olamamasıydı diyebiliriz. Özellikle Batalla'nın bir türlü topa hakimiyet kuramaması, Karabükspor'un oyunu 35-40 metrede oynamasının bir sonucuydu. Takımın boyunu kısaltmak, bugün Bülent Korkmaz'ın yaptığı en olumlu hareketti aslında. Kolay bir şey değildi ancak kısa sürede bunu başardığını görüyoruz Karabükspor'un. Kaldı ki Ertuğrul Sağlam da ikinci yarıya başlarken Batalla'yı Turgay'la değiştirerek sahaya sürdü takımını.

Maçın son 15 dakikasına kadar, oyun benzer seyirde ilerledi. Karabükspor'un bulduğu ikinci gole rağmen Bursaspor beklenen reaksiyonu bir türlü gösteremedi. Bangura'nın şık kafa golü, Bursaspor için güzel bir dakikada geldi. Beraberlik için yeterli zamana sahiptiler. Aslında 1-2 pozisyon da buldular ancak gerek iyi savunma, gerekse de şans faktörü, Bursa'nın beraberlik golü yerine Karabükspor'un üçüncü golünün filelerle buluşmasını sağladı. 

Bireysel performanslardan bahsedecek olursak, söze Luton Shelton'la başlamamız gerekecek. Geçtiğimiz hafta Karabükspor Futbol Şube Sorumlusu Abdullah Balaban'ın "Forvet diye aldık sol kanat çıktı" dediği Shelton, bugün sol kanatta oldukça etkili oldu. Sprinter özelliğini ilk kez kullanma fırsatı buldu. Türkiye'ye geldiği günden bu yana en etkili oyununu oynadı. Zaman zaman sol forvet olarak da oynayıp Bursa savunmasının dengesini bozdu. Attığı gol ve yaptırdığı penaltı, onun aslında neler verebileceğinin bir kanıtı gibiydi. Doğru kullanıldığı takdirde adından daha çok söz ettirecektir. 

Sağ bekte görev yapan Hamza Çakır da Karabükspor adına iyi olan oyunculardan birisiydi. Karşısında ligin en üretken sol açığı Ozan İpek olmasına rağmen başarıyla mücadele etti. Ozan'a tehlike yaratma fırsatı tanımadı. Erdem'in sakarlıklarının ardından savunmaya ilaç oldu.

Hakem Özgür Yankaya, genel olarak iyi bir yönetim göstermesine rağmen maçın özellikle son yarım saatinde tüm takdir haklarını Bursaspor'dan yana kullandı. Ve hemen hemen her faule kart çıkardı. Tüm bunların üzerine maçın sonlarında Ömer Erdoğan'ın bariz elle oynamasını görmemesi ne yazık ki ilk baştaki iyi yönetimini gölgeledi. 

Netice olarak, Karabükspor için çok önemli bir galibiyetti. Sahadaki azimle bunu hak ettiler. Bir şeylere yeniden başlamak için müthiş bir fırsat elde ettiler. Ki böyle bir başlangıcın da Bursaspor gibi önemli ve güçlü bir rakibe karşı alınan bir galibiyetle olması, her şeyi daha anlamlı kıldı. 

Son söz Karabükspor taraftarına. Karabükspor, taraftar bakımından şanssız bir takım. Mavi Ateş dışında tezahurat yok. Rakibi baskı altına almak diye bir şey yok. Tüm tribünlerin inşaatı bitince ne olacak çok merak ediyorum. İyi bir taraftarla harika bir atmosfer yaratılabilir o statta ancak öyle olacak gibi de durmuyor. Sadece Mavi Ateş bağırıyor diyoruz. Onların amigosu da Beşiktaş taraftarı olsa gerek. Maçın ikinci yarısında Bursaspor ve Ankaragücü aleyhine saçma sapan tezahuratlar duyduk. Bursa ve Ankaragücü taraftarının 1993-94 sezonunda Karabükspor küme düşerken, tribünden Karabükspor'a verdiği destek, o dramatik Zeytinburnu maçında iki kulübün amigolarının Karabük'e kadar gelerek taraftarı coşturma çabaları aklıma geldikçe ve bugünkü görüntüleri de düşündükçe ben onlar adına utandım. Bursa ve Karabük taraftarı arasında sorun olmamalıdır. Zira bu iki kulübün mazisi izin vermez böyle bir şeye. Her iki tarafa mensup olup, durumdan haberi olmayan ayak takımına duyurulur.

Zoraki Kazanımlar / Atilla Aybars Garhan Üzerinden Bir Altyapı Eleştirisi


Son üç haftadır, Ankaragücü formalı bir genç parıldıyor ligde. 20 yaşında ilk kez A takım kadrosunda yer alan, artık ilk on birde maçlara çıkan ve son üç maçta da rakip takımların ağlarını sarsmayı başaran bu genç futbolcunun adı Atilla Aybars Garhan...

Aslında bu yazıyı yazma sebebim, Atilla Aybars'ı anlatmak değil. Çünkü henüz anlatılacak bir şeyi yok.20 yaşında, iyi fizikli, kaleye sırtı dönük ve yüzü dönük oynayabilen, gol vuruşları iyi, gol sezgisi üst düzey, soğukkanlı ve duyduğu heyecanı size hissettiren bir çocuk Atilla Aybars. Haa, bir de 19 Yaş Altı Milli Takım forması giymiş ve Ankaragücü alt yapısının bir mahsulü. Onunla ilgili söylenebilecekler bundan ibaret. Fazlasına da gerek yok. Bu zamana kadar nice genç futbolcu, bir iki hafta iyi oynadılar diye bulutların üzerine çıkarılıp, balon gibi şişirildikten bir paçavra gibi sağa sola atılmadı mı? Daha olmadan, olmuş muamelesi gören bu gençlerden birisi olmasın Atilla Aybars. Ki zaten ülkemizde insanları kazanmak çok zorken, onları kaybetmek de bu denli kolay aslında.

Atilla Aybars Garhan özelinde anlatmak istediğim şey de aslında bu kazanımlarla ilgili. Ankaragücü'nün sezon başında yaşadıklarını çoğumuz az çok biliyoruz. Bir transfer yasakları vardı ve Gökçek ailesinin oyuncağı muamelesini gördükleri için koca kulüp bir mali darboğazın göbeğindeydi. Bu ekonomik krizin getirisi de transfer yasağı oldu ve eldeki oyuncular da alacaklarını tahsil edemedikleri için kulüpten bedelsiz ayrılma hakkı kazandılar. İnanılmaz bir kadro erozyonuna uğrayan ancak buna rağmen
elindeki kadro da fena olmayan Ankaragücü'nde en büyük eksik hücum hattındaydı. Sezon başında bu bölgeye devşirme oyuncularla yapılmaya çalışılan müdahale sonuç vermeyince A2 takımdan 20 yaşındaki Atilla Aybars Garhan kadroya dahil edildi ve yıldızını parlattı. 

Şimdi sorulması gereken soru şu: Eğer her şey yolunda olsa ve kadroda çok değil, iki tane (hatta belki de bir tane) saf kan santrfor olsaydı 20 yaşına gelmiş Atilla Aybars bu şansı elde edebilecek miydi? Bugün Mario Götze 18-19 yaşındaki haliyle  dünyanın devlerini peşinden koşturuyorsa kendisine güvenilmesinden ve doğru yönetilmesinden dolayı olmuştur. Ve aslında dünya standartlarına göre bakarsak, Atilla Aybars'ın A takımda yer bulması da oldukça gecikmiş bir hadisedir. Sorunun cevabını verelim. Eğer kadroda bir santrfor olsaydı Atilla Aybars bu sezon A2 maçlarına çıkacak ve belki de seneye 2. Lig (dikkat edin, Bank Asya 1. Lig bile değil) takımlarından birinde soluğu alacaktı. Yani sonuç şu: Ankaragücü, Atilla Aybars Garhan'ı zoraki kazandı. Mecbur kaldığı için kazandı. Ve belki Türk futbolu da aynı şekilde. Biz de bugün elimizde böyle bir golcü olduğunu bir tesadüf eseri öğrenmiş olduk. Umalım ki Atilla Aybars doğru yönetilsin ve gelişim çağı bitmemişken eksiklerini kapatıp ekstra özellikler edinsin. 

Bu zoraki kazanım olayı Ankaragücü-Atilla Aybars ilişkisiyle sınırlı değil. Aynı takımdan bir Tonia Tisdell de aynı şekilde kazanılıyor. Hatta o kadar uzaklaşmayalım. Fenerbahçe'de bu sezonun en formda ismi olan Caner Erkin, eğer şike olayları patlamasa ve takımdan önemli oyuncular ayrılmasaydı veya Fenerbahçe sezon öncesinde öngördüğü transferleri gerçekleştirebilmiş olsaydı böyle bir çıkış yakalayıp milli takıma kadar yükselebilecek miydi? 

Geçen sezona gidelim. Yıllardır yedek kulübesinde oturmaktan paslanmaya yüz tutmuş, ve hatta en son oynadığı dönemde yaptığı sakarlıklardan ötürü kimseye güven vermeyen Trabzonspor kalecisi Tolga Zengin, takımın genç ve çıkıştaki kalecisi Onur Kıvrak sakatlanmasaydı o kalede devleşip bugün Şampiyonlar Ligi'nde bile parladıktan sonra Real Madrid gibi bir kulüple anılabilecek miydi? Tolga'yı da bir tesadüf eseri kazanmadı mı Türk futbolu.

Sanırım en büyük sorunumuz bu. Tesadüflere kalmışız. Türk futbolundaki sistem öyle köhnemiş ve öyle başına buyruk bir halde bırakılmış ki, milli takımda bile direkt oynayabilecek yetenekleri ancak tesadüfen kazanabiliyoruz. Öte taraftan Almanya'ya baktığımızda, onların böyle oyuncuları bir sistem dahilinde ortaya çıkarıp kazandığını görüyoruz. Yukarıda Mario Götze örneğinde olduğu gibi, oyuncuyu tam zamanında piyasaya çıkarıp, bulutların üzerini göstermeden, kusursuz bir kariyer planlamasıyla Avrupa'daki futbol arenasına sürmeyi başarıyorlar. Geçen sezon zayıf denebilecek fiziğiyle tutunmaya çalışan Mario Götze'nin, bu sezon fizik olarak nasıl geliştiği ve fizik olarak gelişirken tekniğinden de nasıl bir şey kaybetmediğini Almanya ile oynadığımız milli maçta da acı bir şekilde deneyimledik. Henüz 20'sinde bile olmayan Götze, bizim dünya yıldızımız Arda Turan'ın ayağındaki topları omzu vurduğu gibi almadı mı? Götze'nin omuzları gelişirken Arda'nın göbeğinin ve gıdısının gelişmesinin getirisi değil miydi tüm bunlar?

Ve her şeyden de öte, bizde potansiyel olarak Götze'den daha yetenekli çocuklar yok mu? Elbette vardır. Önemli olan bu çocuklara zamanında şans vermek, kariyer planlarını doğru yapmak ve gelişimlerini sürekli izlemektir. Bunun için gerekiyorsa bu işi başarıyla yapanlardan profesyonel yardım alınmalı ve Türkiye'ye bir alt yapı sistemi kurulmalıdır. 

Eğer bu sistem kurulmaz da mevcut düzende devam edersek (ki bu işi Abdullah Avcı da yapmazsa kimse yapmaz) 100 tane Atilla Aybars'tan belki bir tanesi tesadüfen kazanılır, geri kalan 99'u ise alt liglerde sürünmeye mahkum edilir. 

26 Kasım 2011 Cumartesi

Kırmızı Alarm / Galatasaray:2 Sivasspor:1


Çok başka yerlerden çok çok başka yerlere giden bir maç izledik bugün. Galatasaray tam da stressiz, rahat bir maç kazanıyor diyecekken son 15-20 dakika yine aksiyondan aksiyona koştuk. Ve önümüzdeki iki maçta da enteresan aksiyonlar göreceğimizin müjdesini aldık.

Aslında yazıda Engin Baytar'ın, Galatasaray'a transfer olduğu gün yazdığım yazıyı bana nasıl yedirdiğini falan yazacaktım. Ancak bir bakmışım ki ben hiçbir şey yememişim. Sadece korktuğum şeyler gerçekleşmiş. Hoş, oynadığı futbol beni halen daha şaşırtıyor. Daha doğrusu bugün sahada yaptıklarının onun yetenek sınırları içinde olduğunu zaten biliyordum ama bu yetenekleri böylesine istikrarla sergileyebileceği aklımın ucundan geçmemişti. Engin Baytar, sadece ilk yarıda orta sahada 4-5 önemli top kaptı ve takımın orta sahadaki mücadele gücüne katkıda bulundu. Top ayağındayken de genelde olumlu kullandı ve son dakikada çok akıllıca bir gol attı. İkinci yarıda da bu iyi oyununu devam ettiriyordu ki, bir anda özüne döndü ve Sivas kalecisi Milan Borjan'ın burnuna kafayı yapıştırıverdi. Haliyle hakem de bu hareketi kırmızıyla cezalandırdı. Ben yine de bu zamana kadar dayanmasını bile olumlu buluyorum. Engin'in yaptığı büyük hata tabii. Ama iyi performansta gösterdiği istikrar, Engin'in geri plana düşmesini engelleyecektir. Şimdi minimum iki maç ceza alır. Gençlerbirliği ve Fenerbahçe'ye karşı oynayamaz ve Galatasaray, orta sahada bu eksikliği derin bir şekilde hisseder. İşte bir futbolcuda zekanın ne derece önemli olduğuna bir örnek. Sen takımın en yaratıcı oyuncusu ol ve bir anlığına aklının yerine duygularınla hareket ettiğin için Fenerbahçe maçını kaçır. Türkiye'de bunu kim yapar deseler, herkes Engin Baytar'ı da sayacağı oyuncuların içine dahil eder.

Hadi Engin'i anladık. Mizacı bu. Ve bunu bile bile aldı Galatasaray kendisini. Peki Johan Elmander'e ne oluyor? Engin'in kırmızıyı gördüğü pozisyonun ardından takım arkadaşına tepki gösteren Elmander, hemen sonrasında nasıl olur da kırmızı kart görür? Pozisyonu tekrar tekrar izlerseniz, Elmander'in sadece topa baktığını görürsünüz ancak bu kırmızıya engel olmamalı bana göre. Nitekim olmadı da... Rakibin aşil kemiğine basmanın cezası pek tabii kırmızı kart olmalı. Bu kadar dikkatsiz ve tedbirsiz olmak, hiçbir futbolcunun hakkı değil. İsminiz ister Engin Baytar olsun, ister Elmander... Bu kartı görmek hata oğlu hata...

Kart gören futbolculara söylenmesi gerekeni söyledik. Ancak bence onlardan bir adım daha önde olan, işin asıl suçlusu olan bir başka isim var. Bu isim tabii ki Fatih Terim... Fatih Terim eğer bugün oyuna zamanında müdahale edebilseydi bunların hiçbiri yaşanmayacaktı büyük ihtimalle. Galatasaray orta sahası 60. dakikadan itibaren düşmeye başladı. Ki normaldir: Sezon boyunca yanında Felipe Melo gibi baskın bir oyuncuyla oynamaya alışmış olan Selçuk, bu kez Engin'le oynuyordu ve savunmanın büyük yükü onun omuzlarındaydı. Engin her ne kadar özveriyle savunma yapsa ve faydalı olsa da yanında Melo gibi bir oyuncunun olmadığını bilmek bile Selçuk'u tedirgin etti. Ve kaçınılmaz olarak Selçuk-Engin ikilisi yoruldu. 65. dakikadan golün geldiği 70. dakikaya kadar muazzam bir Sivasspor baskısı izledik. Rıza Çalımbay, Anadolu'nun Ayhan Akman'ı diyebileceğimiz Mehmet Nas'ı ve sağ kanattan fuleli koşularla etkili ataklar geliştiren Milan Cerny'i oyuna sokarak, Grosicki'yi sola, Erman Kılıç'ı da ortaya aldı ve oyun üstünlüğünü eline geçirdi. Eğer Fatih Terim 65 olmadan oyuna müdahele edip orta sahaya direnç katabilseydi bu baskı büyük ihtimalle daha kolay bertaraf edilecek ve Galatasaray, sinirlerin gerilmesini sağlayan o golü ağlarında görmeyecekti. Bu noktada Fatih Terim'in oyunu doğru okumadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonrası zaten malum. Şaşkınlık, panik, yorgunluk ve bozulan sinirlerle gelen iki haklı kırmızı kart...

Kırmızı kartlara kimse itiraz edemez. İkisi de doğru karar. Ancak Bülent Yıldırım'ın kartlardan sonraki özgüvensiz tavırları yine mideleri bulandırdı. Ayhan'ın kendisini bırakmasına ve ardından Riera lehine çaldığı fauller, gösterdiği kartların arkasında duramaması olarak yorumlanabilir. İki tane çok doğru karar vermişsin, arkasında dur işte. 

Galatasaray'da Semih Kaya'dan bahsetmeden olmaz. İki hata yaptı maç boyunca. Teki gol oldu. Olsun, sorun değil. Yeter ki bu hatalarından gerekli çıkarımları yapsın. Bugün, topu oyuna ne kadar başarılı bir şekilde soktuğunu gördük. Gelişime açıklığı devam ediyor ve Semih de gelişim gösteriyor. Bu çok sevindirici.  Umarım ki bozmaz bu çizgisini...

Bugün galibiyete rağmen ağır yara alan Galatasaray, zor bir periyoda giriyor. Haftaya Gençlerbirliği deplasmanı ve üç cezalı oyuncu (Ujfalusi, Engin ve Elmander), ardından Fenerbahçe maçı ve en iyi ihtimalle iki cezalı oyuncu (Engin ve Elmander) var. Fatih Terim kadro kurmakta zorlanacak. Üstelik Semih de kart sınırında devam ediyor. Haftaya kart görmesi halinde Fenerbahçe'ye karşı yok. Bakalım bu iki kritik maçta bizleri neler bekliyor...


21 Kasım 2011 Pazartesi

Belgesel Tadında Irkçılık


Dün oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçı üzerine herhangi bir şey yazmamıştım. Oynanan, daha doğrusu oynanmayan futbol üzerine ne yazı yazmaya uğraşıp kendi kafamı şişirmeye, ne de o yazıyı okuyacak olan sizlerin vaktini almaya gerek görmemiştim. Zira maçtan ötede çok başka şeyler vardı. Çok daha önemli ve tatsız şeyler...

Kim haklıdır, hangi taraftan bakmalıdır, kim ne yapmıştır sorgulamadım. Sorgulasak ne fayda zaten? Bugün "Çarşı hatalıdır, gerisi temizdir" diyebiliyor muyuz? Ya da "Eboue abartıyor, taraftarı tahrik ediyor. Diğer takımlardaki oyuncular sütten çıkmış ak kaşık. Hiçbirinin böyle taraklarda bezi yok" dememiz mümkün mü? Cevap net bir şekilde "HAYIR" tabii ki. Ne yazık ki öyle bir futbol ortamı var ki. Aslında tüm dünyada aynı ancak bizim millet olarak her şeyi daha yoğun yaşama ve hatta dramatize etme gibi bir hastalığımız olduğu için bazı şeyler bize daha abartılı yansıyor. Yıkımını daha çok hissediyoruz. 

Bu okuduğunuz yazıyı yazma amacım, BJK TV'de Burhan Akdağ isimli şahsın Eboue'yle ilgili ırkçı yorumlarıydı aslında ancak madem konuya girdik, dün akşamki olaylara da ucundan değineyim. Öncelikle bu olayda temiz bir taraf olmadığını net bir şekilde
belirtelim. Dünyanın her yerinde futbolcular taraftarın attığı yabancı cisimler kendilerine isabet ettiğinde yaygarayı koparır. Dün akşam da Emmanuel Eboue koparmıştır. Eğer o cisim başka bir statta bir Beşiktaşlı futbolcuya gelseydi o da aynı tepkiyi verecekti. Kimse kusura bakmasın ama bu durum böyle. O cisimleri atıyorsan, adamın olayı abartmasına şaşırmayacaksın. Şaşırıyorsan da senin saflığındandır. 

Yine dünyanın her yerinde, bir futbolcu Eboue'nin yaptığı gibi bazı şeyleri abartır ve rakip takım taraftarını zor duruma düşürürse, o taraftar da çıldırır. Bu Kadıköy'de de olur, Dolmabahçe'de de Seyrantepe'de de... Ancak kimse bana sahadaki o koca viski şişesini açıklayamaz. Peki bu şişe İnönü Stadı'na mı mahsus? Bunu bir tek Çarşı mı atıyor? Hayır... Geçen sezonki Fenerbahçe maçında TT Arena'yı dolduran Galatasaray taraftarı da attı o şişeden. Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda yardımcı hakemin kafasını yarmamış mıydı aynı zihniyet? Yani birileri deplasman taraftarını yasaklıyor ama ev sahibi taraftar temiz mi? Çözüm mü yani deplasman taraftarını yasaklamak? Geçelim lütfen...


Gelelim yazının asıl konusuna... Bu gece Beşiktaş'ın resmi televizyon kanalı olan BJK TV'deki Manşet programında, Galatasaray'ın siyahi futbolcusu Emmanuel Eboue hakkında çok ağır bir itham kullanıldı. Programın yorumcularından Burhan Akdağ (ki kendisinin Müge Anlı'nın eski eşi olduğunu söylersek nasıl bir kafa yapısına sahip olduğu konusunda daha kolay bir fikre varabilirsiniz) Eboue için "National Geographic'te Eboue'den çok var" gibi bir cümle kurdu. Bu anı yukarıdaki videodan izleyebilirsiniz. 

Burhan Akdağ isimli şahsın yaptığının tam karşılığı ırkçılıktır. Dün akşam Beşiktaş tribünlerinden yükselen seslere fazla takılmamıştım. Orada maymun diyen de olmuş. Ki diyen taraftarların da normal hayatlarında birer zenci düşmanı olduklarını sanmıyorum. Her ne kadar yaptıkları şey, uluslararası basında ırkçılık olarak algılansa da, taraftarın niyetinin farklı olduğunu düşünüyorum. Ancak Burhan Akdağ'ın söylediği kelimeleri bana kimse açıklayamaz. Beşiktaş'ın resmi yayın organından, rakip takım oyuncusuna, her şeyden öte bir insana maymun denmiştir. Bunun mutlaka bir yaptırımı olmalıdır. Beşiktaş, Eboue'den ve Galatasaray'dan bu olay yüzünden derhal özür dilemeli ve bu şahsı kapı önüne koymalıdır. Eğer bunlar yapılmıyorsa, bu suça Beşiktaş da kulüp olarak ortaktır. Galatasaray'ın da futbolcusuna sahip çıkması ve bu densize bir dava açması gerekmektedir. Dirayetli yönetim bunu gerektirir. 

Türkiye'deki futbol ortamı, bu gibi şahıslar, böyle kokuşmuş zihniyetler sebebiyle bugünkü halini almış ve bir çöplüğe dönmüştür. Gün artık bu çöplüğü ortadan kaldırma vaktidir. Kimsenin midesi artık böyle şeyleri kaldırmıyor. Sağduyulu her insan, Beşiktaşlı olsun, Galatasaraylı olsun, şu olanlara aynı tepkiyi verir. Ki vermektedirler de... Bu çöplüğü bir an önce temizlemek ve özlediğimiz futbol ortamına kavuşmak için aramızda böyle şuursuzları barındırmamamız gerekmekte. Bakalım kulüpler ne gibi bir reaksiyon içinde bulunacaklar. Çok ciddi bir imtihanla karşı karşıyalar. Bakalım bu sınavı nasıl geçecekler...

19 Kasım 2011 Cumartesi

Fenerbahçe:1 Eskişehirspor:0 / 1-0 Olsun Bizim Olsun!



Fenerbahçeli oyuncular tamamen başlıktaki klişeyle oynadılar tüm maçı. Maçın başlarında topa daha fazla yön veren takım Eskişehirspor olmasına rağmen, 10. dakika itibariyle öne oynamaya başlayan Fenerbahçe 14. dakikada golü buldu. 19. dakikada da Nadarevic kırmızı kartı görüp, takımını 10 kişi bırakınca maç Fenerbahçe'nin paslaşması haline büründü...

Arada sırada kaleye gitmeyi deneyen Fenerbahçe, ilk yarıda 1-2 pozisyonu harcadı. Bir tane %100'lük gol pozisyonu olabilecek atağı yardımcı hakemin yanlış bayrağıyla kesildi ama üretkenliğin yüksek olduğunu söylemek mümkün değildi... Dediğimiz gibi sadece pas yapıyordu takım...



Eskişehirspor da bekledi ve kazandığı toplarla atak yapmaya çalıştılar ama onların da kayda değer bir girişimi olmadı ilk yarıda...

İkinci yarının başında Fenerbahçe'nin verilmeyen penaltısı, farklı gidebilecek maçın da önüne geçmiş oldu. 2-0 olsaydı, çözülen Eskişehirspor ve 1 fazla Fenerbahçe ile maç çok başka türlü bitebilirdi...

İkinci yarı da maçın son 5 dakikasına kadar, ilk yarıdan farklı değildi. Böyle oyunlarda, fazla kişiyle ve önde olan takımın, pas yaparak oyunu tutması beklenebilir ama Fenerbahçe, detayları uygulayamadığı için bunun yansımaları çok da olumlu olmadı. Şöyle ki; oyunu geniş alana yaymazsanız(kastım oyunu enlemesine geniş olarak oynamak, savunma ile forvetin arasını açmak değil) ve bu pas trafiğini belli bir hızın üzerinde gerçekleştirmezseniz; rakibin eksikliğinden yararlanamazsınız...

10 kişi ile 11 kişi oynamak arasında, 1 ve 2. bölgelerde alan paylaşımı yapmak anlamında çok da büyük fark yoktur aslında. Tek forvete düşersiniz(ki bu isim Mehmet Yıldız'dı Eskişehirspor'da) geri kalan oyuncular, normal bir dizilişle alan daraltmayı başarabilirler... Siz tempoyu arttırmazsanız, fazla oyuncuyla rakip yarı alanda ve ceza sahası çevresinde yer almazsanız ve hatta ekstra oyuncuları oyuna sokmazsanız(oyuna sokmak derken savunmadan bir oyuncuyu pas alış-verişine sokmayı kastediyorum) rakip sadece doğru kaymalarla, savunma stratejilerini yansıtabilir. Hem de hiç yorulmadan...

Fenerbahçe'nin bugünkü sorunu buydu ve bu Eskişehirspor'un işine geldi. Maçın sonunda fizik olarak diri kalmanın ödülünü de alabilirlerdi. Dede'nin uzaktan şutunu Volkan çıkardı ve Eskişehirspor, kırmızı karttan sonra oluşturduğu tüm stratejiyi doğru uygulasa da puan almayı beceremedi...

Fenerbahçe, sanki hafta içinde Avrupa Kupası maçı oynayacakmış gibi tedirgin ya da hafta içi bir Avrupa Kupası maçı oynamış kadar temposuzdu... Dün Trabzonspor'un puan kaybetmesi, yarın derbi maçının olması 1-0'a yatma fikrini geliştirebilmiş olabilir oyuncuların kafasında... Ama 2 puan da bırakılabilirdi bu küçük hesaplar yüzünden...

Son 4 haftada sadece 5 puan alabilen Fenerbahçe için galibiyet önemliydi.



Emre'ye bir parantez açalım... Blogtivi programına katıldığımızda da bir Fenerbahçeli olarak söylemekten çekinmemiştim, Emre'nin karakteri ile ilgili sıkıntılarımı... Bugün sahadaki tavrı gerçekten çok iticiydi... Bu tip oyuncular ne kadar yetenekli olsalar da bir bedel ödemeliler. Hakemin ya da PFDK'nın cezalandırmasına gerek yok, Fenerbahçe kulüp olarak bir uyarı vermelidir kendisine.

Hiçbir rakibine sert bir faul yapmadı, kimseyle kafa kafaya, gırtlak gırtlağa gelmedi, evet! Emre bunları da yapabilen bir adam. Bana kalırsa Gökhan Gönülle yaşadığı tartışma da en hafifi. Olabilir bu tip şeyler. Zaten Emre, Gökhan'ın çok çalışmadığından yakınıyordu geçen senenin sonunda da. Ve Gökhan'ın kötü formu, onu sinirlendirmiş olabilir. Bu takımın kaptanlarından biri olarak, fazlaca asabi bir biçimde olsa da Gökhan'a kızmasını çok yadırgamıyorum ama maç boyu “dır dır” konuşan, her an bir mevzu çıkarabilecekmiş gibi görünen, mimik ve hareketleriyle antipatiklik sınırlarını zorlayan ve kendi taraftarlarını bile görsel anlamda rahatsız eden bir adamın, ciddi şekilde, belki de son kez uyarılması gerek. Aykut Kocaman tarafından... Tek adres odur bu hususta...

12 Kasım 2011 Cumartesi

Milli Takım Üzerinden Türkiye Güzellemesi



Dünkü maçtan sonra futbola dair değil ama futbolun geldiği noktanın bize gösterdiklerine dair iki satır yazmak istedim. Maç öncesi, maç sırası ve maç sonunda yaşananlarla; Türkiye halkının aynası oluyor Milli Takım ve çevresi... Çevresinden kastım spor yazarları, yorumcular, yöneticiler ve taraftar...

Ntv spor'un maç öncesi yaptığı yayınlarda, sürekli olarak, oyuncuların çok moralli olduklarını ve bir an önce bu maça çıkmak istediklerini duyduk. Aynı cümleleri, aynı tonlamalarla Almanya maçı öncesinde de kullanan muhabirler; Hırvatistan maçı için de kendilerini zorlamadılar.


Mesela Arda, Almanya maçını 2 aydır bekliyorum diyordu; Almanya maçında göremedik. Hayatımın en önemli maçı dedi Hırvatistan maçı için; dün de göremedik Arda'yı. Arda'nın kişisel olarak kötü oyununu yermek haksızlık olabilir. Takım çok kötü. Ama Arda'ya böyle hissettiren ve bu kadar güvenli olmasını sağlayan gerçek nedir, merak ediyorum? Arda, mucizevi bir şekilde Avrupa Şampiyonası yarı final oynayan takımda olmaktan başka ne türlü bir başarı elde etmiştir ki bu kadar bireyselleşebilmiştir?

Oyuncularımızın morali yerinde! Peki! Ama neden? Bizim Milli Takım'ın moralli olmasını sağlayan şey nedir? Kendi takımlarında üst düzey performans gösteriyorlar desem Burak ve Egemen hariç üst düzey bir form grafiği olan oyuncu yok. Olanlar da yedek zaten. Caner ve Gökhan Töre'yi kastediyorum. E Milli Takım son maçlarında Almanya'ya ezilmiş, Azerbaycan'ı zar zor yenmiş. Zaten 1-2 haftaya iddianame açıklanacak ve ülke karışacak. Arkadaş! Biri açıklasın bu Milli Takım oyuncularının morali neden iyi? Sorsan deprem, şehit diye ağlarlar bir de. Üstüne “ben çok milliyetçiyim” cümlesini övüne övüne kullanırlar... Ve aslan, kaplan ilan edilirler...

Tamam, bunlar oyuncular. Yani sahadaki işi bunlar yapacak ve kendilerine güvenmeleri önemli. Morallari yüksek olması da onları başarıya götürür. Peki! Tamam da rasyonellekten oldukça uzak ve kendisini dev aynasında gören spor yazarları ne olacak? Ya iki adam yazı yazıyor işte demeyin. Dün stadta olan binler, o adamları okuyarak oraya gidiyorlar. O yazılardan umut besliyorlar.

Futbolla ilgisi ortalamanın altında olan bir adam, okuduklarına inanır. Bu okudukları da “Modric'in 2008'den beri adını duymuyoruz, oysa Arda her gün üzerine koyuyor” veya “Bizi sağ beklerimiz ve orta sahalarımız onların üzerinde” diyen adamlar oluyor. Onların ideal sağ bekleri Srna ve Corluka. Dün oynayan Vida'yı da gördük. Bizim kör diyerek yolladığımı Schildenfield'in stoperliğini yaptığı takıma şut atamadık... Gökhan ve Sabri'yi de(Sabri'nin dünkü maçta iyi niyetle oynayan iki oyuncudan biri olduğunu ekleyerek) gördük... Orta sahalara hiç girmesek mi? Girmeyelim...

Bu atmosferle birlikte, biz aklı ön plana çıkarıp şansımızın az olduğuna inananlar bile; bir dakika ya yapabiliriz diyoruz. Biz zaten hep “bir dakika ya, yapabiliriz” diyoruz. Yaparız ya da yapamayız diyemiyorum. Almanya maçında bile... Kazakistan maçında bile...

Ne yapıyoruz? Geçiyoruz televizyonun karşısına ya da gidiyoruz stada... Milliyetçi duygulardan tamamen arınmış ben bile istiyorum ki Türkiye kazansın... Çok istiyorum hem de... Maçtan 5 dakika öncesinde heyecanım artıyor... Ne oluyor? Rakibin ulusal marşı çalındığı esnada stadta ıslıklar yükseliyor... Benim heyecanım da 5 dakika sürüyor işte. İstemiyorum o dakikadan sonra Türkiye'nin kazanmasını, Euro 2012'ye gitmesini... Bu halk böyle güzel şeyleri haketmiyor henüz diyorum kendi kendime... O isyanla vazgeçiyorum her şeyden... Yine de izliyorum işte maçı. Futbolsever ve blog yazarı olarak...

Kıyaslamalarda üste konunan Gökhan Gönül, altta kalan Corluka'dan çalımı yiyor ve maç öncesi hiç bahsetmediğimiz hatta önemsemediğimiz fakat Bayern Munih kadrosunda yer alan Olic'ten golü yiyoruz... Maçın teknik analizi yapıldı daha önce o yüzden oralara girmeyeceğim... 2 oluyor. Mandzukic atıyor. Hangi takım oynadığını kaç spor yazarı biliyordur sizce? Son gol Corluka... Premier League oyuncusu. Öyle sıradan bir takımda da değil. Tottenham'da... Sabri ve Gökhan'ın aşağısında olan Corluka var ya hani işte o...

Sonra başlanıyor takımla alay edilmeye. Volkan topu tuttuğunda alay edici alkışlamalar... Bu protesto biçimi elbette ki anlaşılır ama maçın bitimine 30 dakika kala maçın bırakılması çok da anlaşılır değil. Maç dönmez belki ama rövanş maçına umut taşıyabilecek kadar süre vardır. Üstelik Volkan'ın bu stadta her maçta yediği küfürler ve aldığı tepkiler de biliniyor. Volkan'ın kişiliğini savunacak falan değilim. Fenerbahçeliyim ama bunu yapamam. Yalnız o adamın yerine kendimi koyduğumda verdiği tepkileri anlayabiliyorum. 3-0 mağlup takımın kalecisi olarak zaten moral – motaivasyonu yerlerde olan bir adamdan bahsediyoruz.

Bir de bu noktada riyakarlığımızın da devreye girdiğini düşünüyorum. Mesut Özil, İspanya'da hakeme Türkçe küfür edince sevimli buluruz, Cantona kendisine küfür ettiği için seyirciye tekme tokat dalınca kahraman ilan ederiz, Zidane Dünya Kupası finali olmasına rağmen işittiği küfür yüzünden Materrazi'ye kafa atınca haklı buluruz; ama Volkan'ı profosyonel değil diye eleştirmekten geri kalmayız...

Bu durumu çok uzatmanın da alemi yok. Türk insanının ve Volkan'ın karakter tahlili her şeyi açıklar. Taraftar küfür eder, alay eder. Bizim oyuncumuz da duygularına yenik düşer ve tepki gösterir. Aslında bu kadar basit...

Başka meseleler var daha önemli olan. Dün Rıdvan Dilmen maçı yorumlarken, takımın duygularını yitirdiğinden söz etmişti. Ben de maç öncesi yazdığım yazıda, bu eksikliğin kötü sonuçlar doğurduğundan söz etmiştim. Fakat balık hafızalıyız hepimiz. Duygularımızla oynadığımız 2010 Dünya Kupası elemelerinde grubun 3.sü olduğumuzu unutuyoruz. Kazakistan maçını zar zor yenmemizden bahsediyoruz ama daha önce Malta'yı ve Letonya'yı yenemediğimizi unutuyoruz... Çünkü biz de gücümüzü olduğundan fazla görmeye alışmışız...

20 yıllık geçmişi olan ülkenin milli takımı FIFA sıralamasında en kötü yerinde şu an ve 12. Hep ilk 10'da yer almışlar... Ama biz onlardan çok daha iyi olduğumuzu ve mental nedenlerle elendiğimizi söylüyoruz... Hala! Bugün bile!

Hırvatistan milli marşını ıslıklayanlar, Hırvatistan Milli Takımı'nı maç sonunda alkışlayanlarla aynı... Riyakarlık değil de nedir bu? Maç öncesinde takımı havaya çıkarnlar, bugün yerden yere vuruyorlar. Biri Gökhan, Srna'dan iyi diyorken; bugün gerçekleri yazıyorum diyerek Gökhan sağ bekler arasında ilk 10'a bile giremez diyor. Srna girer de diyecektir 1 sene içinde... Arda her gün üstüne koyuyor diyenler, Milli Takım hiç aşama göstermedi diyorlar...

Sonuç olarak Euro 2012'de yokuz. Üzülüyor muyum? Hayır... Sadece kızdığım çok şey var... Paylaştım...  

Hiddink mi? Gidiyor işte adam!

11 Kasım 2011 Cuma

Kepazelik / Türkiye:0 Hırvatistan:3


Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Tam anlamıyla yıkım etkisi yaratan bir gece yaşadık. Hırvatlar, bileklerinin hakkıyla 3-0 kazandı. Milli takımdaki hataları ve çarpıklıkları saymakla bitiremeyiz gerçi ama yine de bir deneyelim.

Maça başladığımız kadro, hemen hemen hepimizin tahmin ettiği gibiydi. Sabri üçlüde, Hamit sağ açıkta, Burak ise hücum hattının en ucunda başladı. Biz bu kadroyu tahmin ediyorduk ama kaçımız doğru tercih olduğuna inanıyordu? Sanırım ezici bir çoğunluk, bunun yanlış bir kadro seçimi olduğunda hemfikirdir. Hiç anlayamadığım ve yanlış bulduğum bir şey var. Ben her futbolcunun kendi yerinde oynamasından yanayım. Yani Sabri ile Hamit'i aynı takımda sahaya çıkarıp Hamit dururken orta sahada Sabri'yi oynatmayı bana kimse anlatamaz. Futbolumuzun önde gelen teknik adamları (Yazar burada Hiddink ve Fatih Terim'e
sesleniyor) şunu öğrenemedi gitti: Sabri asla bir orta saha oyuncusu olamaz. Sabri çok iyi bir çizgi oyuncusudur. Aynı şekilde Hamit de her ne kadar çizgide oynayabilse bile öncelikli olarak kendi mevkisi olan orta sahada oynamalıydı. Yani bugün Sabri'nin oynadığı yerde. Almanya maçında bu dizilişi makul görmeye çalışmıştık. O takımda önlü arkalı oynayan Lahm ve Podolski'yi ancak Gökhan-Sabri-Hamit üçlüsüyle durdurmak mümkündü ve bu kendi içinde tutarlı bir seçimdi ancak bugün böyle bir durum söz konusu olmadığı için çok yersiz bir hamle oldu. 

Takım kuruluşundaki diğer büyük hata da Giray seçimiydi. Giray formda bir dönem geçiriyor olabilir. Ancak bu maçta oynayacak oyuncu değil. Giray'ı Kazakistan maçında oynatabilirsiniz. Hatta daha zor bir rakip olan Azerbaycan'a karşı, hatta ve hatta bu da benden olsun, Avusturya'ya karşı oynatabilirsiniz. Ancak takımın kaderini belirleyecek böyle stres yüklü bir maçta Giray'ı sahaya sürmek, sahaya bomba atmaktan farksız. Elinizde Bundesliga'nın en iddialı takımlarından Bayer Leverkusen'de düzenli olarak forma giyen, Şampiyonlar Ligi'nde oynayan bir Ömer Toprak var. Belki o da milli takım tecrübesine sahip değil ancak en azından uluslararası maç tecrübesi ve alt yapısı düşünüldüğünde Giray'dan daha öncelikli gelir. Özellikle rakibin Bundesliga 2'de oynayan, Türkiye'de yüzüne bakmadığımız Gordon Schildenfeld'le sahaya çıkma cesareti gösterdiğini düşünürsek, Bundesliga 1'de oynayan Ömer Toprak'a da rahatlıkla güvenilebileceği sonucuna varabiliriz. 

Kurgudaki bir diğer yanlış da Burak'ın ileride çok yalnız kalması oldu. Zaman zaman onu ikileyecek, ona destek verecek bir oyuncuya ihtiyaç vardı. Hamit de Arda da bu rolü yapacak tipte oyuncular değil. Burak'a destek çıkacak oyuncu yoksa, Burak'ın destek çıkabileceği Umut Bulut tercih edilebilirdi. Umut en ileride, Burak da sağ tarafa yakın oynatılabilirdi. Böylelikle takımın ileride top tutması da mümkün kılınabilirdi. Hırvatların Burak Yılmaz'a başarıyla önlem aldıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Gelelim gollere. Üç golün de yan toptan gelmesi muhtemelen kimsenin gözünden kaçmamıştır. Bu konuda artık uzun uzadıya yazmak sıkıcı hale geldi. Yan top zaafımız var. Bu net. Milli takım seviyesindeki adamlara da milli takım teknik direktörünün yan toplarda nasıl savunma yapılacağını öğretmesini beklemek hayalcilik olur. Tüm ülkelerin geride bıraktığı bir sorun, halen daha bizim yakamızda. Yani kısaca, yıl olmuş 2011, biz halen yan toptan gol yiyoruz... 

İlk golden hemen önce Modric sol çizgide topu alıp giderken Giray gereksiz yere geldi ve kendisini yere indirdi. Eh, ben adama balta dedikçe bana tepki gösterenler de neden böyle dediğimi görmüş oldu. Giray'ın bu maçta yaptıklarının çoğu Türkiye'de verilmiyor. Bu asla kayırılma falan değil. Bu, Türkiye'deki futbolun genel bir sorunu. Bu tür baltalıklara izin var. Hakemler müsaade ettikçe, sertlik eğiliminde olan oyuncular da böyle oynayacak tabii ki. Giray'ın faulünün ardından Corluka Gökhan Gönül'ü çok rahat geçti. Ortaya çıkardığı topu yine Giray ve Egemen ıskaladı. Volkan çok rahat alacağı topa müdahale edemedi ve Hakan Balta da kademeye giremediği için Olic golünü attı. Yani savunma olarak "total" bir gol yedik. Tüm savunma oyuncularımızın katkısı vardı bu golde. Hepsini yürekten tebrik ediyorum. Ayrıca bir yıldan uzun süredir doğru düzgün top oynama fırsatı bulamayan, çok ağır bir sakatlıktan çıkan Ivica Olic'e de dikkatinizi çekerim. Bizim iki ay sakat yatıp 15 kilo alan tosuncuklarımıza örnek olur umarım ki. 

İkinci golde de bir türlü müdahale edilemeyen bir top ve kanatta Hakan Balta-Arda Turan ikilisinin uyuyakalmasının neticesinde arka tarafa yapılan ortada Mandzukic'e kafa vurduran savunma oyuncularımız, 30 cm yanından geçen topa hamle yapamayan Volkan'ın da katkısıyla topu ağlarımızda görmemize neden oldu. Yani yine "total" bir gol yemiş olduk. Son golü de benzer bir şekilde niteleyebiliriz. Duran top... Takip edilmeyen rakip oyuncu... Donakalan savunma ve kaleci... Golün özeti bu. Gerçi skor 2-0'ken her türlü gol yenirdi artık.

Gelelim maçın önüne geçen olaylara. İkinci yarının ortalarında Modric'in ceza sahasının dışından attığı şutu kurtaran Volkan, kendisini alkışla protesto eden taraftara dönüp karşılık verdi ve olayların pimi çekilmiş oldu. Ardından olanları gördük. Futbolcular (özellikle de Volkan) protesto edildi ve küfre maruz kaldı. Bunun açıklanabilir bir yanı yok. Ancak Volkan ve Emre'nin de taraftara ettiği küfürleri kimse bana açıklayamaz. Alkışla protesto, olabilecek en medeni protesto türüdür. Kaldı ki o dakikaya kadarki performansıyla Volkan da protestoyu hak etmiştir. Volkan'ın Fenerbahçeli olduğu için protesto edildiği görüşüne de itiraz edemem. O da büyük bir ihtimal ve Fenerbahçeli olduğu için protesto edilmesini de doğru bulmuyorum. Ancak maçtan önceki çekimlerde de gördük ki, tribünlerde Fenerbahçe formalı birçok taraftar vardı. Volkan'a Fenerli diye protestoda bulunanların, o Fener formalı taraftarları da rahatsız etmesi gerekmez mi? Bu şekilde bir olay görmedik tribünlerde. Ayrıca maçın sonlarına doğru dalga geçilen bir başka futbolcu da Sabri'ydi. Yoksa Sabri de mi Fenerbahçeli? Bir de şunu sormak lazım: Acaba Fenerli Gökhan Gönül'e neden tepki göstermiyor o taraftar?

Ayrıca Volkan'ın da sicilinin çok düzgün olduğunu kimse iddia edemez. Bir önceki milli maçta aynı taraftar kendisini tribüne çağırdığında onların yanına gitmeyip ortamı geren ve bugünlerin tohumlarını eken de kendisiydi. Kimse kusura bakmasın. Bir de bu konuda son olarak merak ettiğim bir şey var. Acaba Tolga Zengin'in bu takımda oynayabilmek için daha ne yapması gerekiyor? Bunu samimiyetle merak ediyorum. 

Ancak öyle ya da böyle. Bu işin tadı kaçtı. İstanbul'da oynanan hemen her maçta aynı şeyi yaşayacağız. Bu sebepten dolayı maçların artık Anadolu'da oynanması daha doğru olur gibi görünüyor. Zamanında Bursa'da aldığımız Almanya ve Hollanda galibiyetleri de bunu destekliyor. Benim favorim Eskişehir. Orada güzel bir tribün ortamı var. Bando Es-Es'le, medeni taraftarıyla harika bir atmosfer yaratılabilir Eskişehir'de. Bu düşünülmeli. 

Gelelim Hiddink'e... Guus Hiddink çok iyi bir kariyere sahip. Bunu kimsenin görmezden gelme gibi bir durumu söz konusu olamaz. Hiddink, bir markadır. Ancak Türkiye'de olmuyor işte bunu kabul edelim. Yukarıda üstünkörü de olsa bahsetmeye çalıştığım şeylerin ötesinde, takımı zihinsel olarak bu maça hazırlayamadığını gördük. Hiddink geldiği günden bu yana "akıl" diyor. Mental gelişimden dem vuruyor. İyi, güzel ancak motivasyon diye de bir gerçek var. Evet, tüm benliğinizi motivasyona adamamalıyız. Duygusallığa bel bağlamamalıyız ancak bunları da göz ardı etmemeliyiz. Motivasyon, konsantrasyonu da beraberinde getirir. Bu takım bu maça konsantre edilemediğini henüz 2. dakikada yediği golle yüzümüze çarptı. Burada sıkıntı tamamen Hiddink'te. Daha önce kendisini Kore'ye ya da Avustralya'ya nasıl uydurduysa, bir miktar buraya da uyduracaktı. Bazı kaçınılmaz gerçeklerimizi göz ardı etmeyecekti. Durum böyleyken böyle. İşte tam da bu sebepten dolayı artık Hiddink'in bu ülke futboluna yararlı olamayacağı çok nettir. Daha önce sistemdir, yeni yapılanmadır dedik durduk. Ancak artık bu takımın büyümeye ve kendisiyle birlikte büyüyecek bir hocaya ihtiyacı var. 

Sinirleri bozan o kadar çok ayrıntı var ki, maçın sonlarında sırf rövanşa gitmemek için bilerek sarı kart gören ve takımını bir nevi "yarı yolda bırakan" Arda Turan'a bile bir şey deme zahmetine girmek istemiyorum. Neyse, onun da ne olduğunu görüyor herkes...

Son söz Ercan Taner ve Rıdvan Dilmen'e... Zaten eziyet olan bir maçı, anlatımlarıyla iyiden iyiye eziyete çevirdiler. Özellikle tek başına anlattığı maçlardan büyük keyif aldığım Ercan Taner'in, maç boyunca "ah, vah, yazık çocuklara da" demekten başka bir şey yapmayan Rıdvan Dilmen'e ayak uydurması hiç iyi olmadı.

10 Kasım 2011 Perşembe

Türkiye – Hırvatistan / Euro 2012 İçin!




Türkiye Milli Takımı, yine bir play off maçında daha karşımızda. Bu şaşırtıcı değil aslında. Katılabildiğimiz tüm büyük turnuvalara bu yollardan geçerek gittik. Kuralar çekildiğinde Almanya ile birincilik mücadelesi yapabileceğimizi savunanlar hatta burada oynadığımız Almanya maçı öncesinde şansımızın hiç de az olmadığını söyleyenler bile; o maç sonrasında Almanya'nın başka bir boyutta olduğunu kabul ettiler ve grup ikinciliğine sevinir duruma geldiler...


Evet, en gerçekçi hedef bu gurubu ikinci olarak tamamlaktı. Milli Takım bunu başardı ama bu yolda gösterdiği performans hiç de iç açıcı değil. İkincilik adına en önemli rakiplerimizi içerde oynadığımız maçlarda yenip, onlarla oynadığımız deplasman maçlarını kaybetmesek de; dışarda aldığımız Azerbaycan mağlubiyeti, içerde oynadığımız Kazakistan maçını 90+'larda gelen bir golle yenmemiz ve yine içerde oynadığımız Azerbaycan maçını tek farkla ve zar zor kazanabilmemiz bizleri Milli Takım konusunda umutsuz olmaya itti.

En basit değerlendirmeyle yaratıcılık konusunda çok kısır olduğumuzu ve gol yollarında çok etkisiz kaldığımızı söyleyebiliriz. Bu anlamda takıma yardımcı olan iki isim var sadece. Arda ve Burak... Burak bu sezon özellikle çok yüksek bir form düzeyinde ve en güvendiğimiz isim. Arda'nın ise hangi maçı nasıl oynayacağını bizi bırakın, kendisi bile kestiremiyordur muhtemelen... Bu iki oyuncuyu besleyen tek kaynak da Selçuk İnan maalesef ki. Geri kalan oyuncuların niyetlerinden şüphemiz yok elbette(Servet hariç) ama fazla kontrollü oynamak, bizim gibi duygularıyla hareket eden bir takım için kısırlaştırıcı bir faktör haline dönüşüyor ne yazık ki...

Servet hariç dedim. Bunun sebepleri var tabii ki. Katılırsınız ya da katılmazsınız bilemem. Sadece Almanya maçında yaptığı hataları kastederek söylemiyorum bu tespiti. Hatırlarsanız Rijkaard döneminde; teknik direktörlerin kendilerine olan yaklaşımının performanslarını etkilediğini söylemişti. Kısacası, kendi adına çok da profosyonel olmadığını ilan etmişti. Ben, Servet'in Milli Takım'daki Euro 2012 Elemeleri hikayesini, bu perspektiften değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Servet'in yapabildikleri ve yapamadıkları var. Yapabildikleri konusunda geriye gitmesi, sadece motivasyonunu kaybettiği zamanlarda mümkün oluyor. Daum zamanında ve Rijkaard zamanında gördük bunları. Bence Hiddink de Servet'in, onun için oynamayı istemediği teknik adamlardan biri... Bu yüzden elinden gelebilecekleri de sahaya yansıtamadığı kanısındayım...

Biraz da Hırvatistan'a bakalım. Hırvatistan'da Lovren, Strinic, Petric ve Kranjcar kadroda değiller. Özellikle Lovren ve Kranjcar'ın kadroda bulunmaması onlar için büyük bir handikap. Aslında çok iyi bir 11 çıkarabilirler ama alternatif yaratma konusuna girince iş, bizim kadar derinlikli bir kadroya sahip değiller. Hırvatistan'ı gözümüzde fazla büyütmemizin nedeni de bu zaten. İlk 11'inde önemli isimlerin yer alması. Ama işte sakatlık, cezalar gibi durumlar söz konusu olduğunda sıkıntıya düşüyorlar.

Hırvatistan 10 maçta 22 puan toplayarak geldi buraya. Grubun en güçlü takımı Yunanistan'a karşı iki maçta 5 puan kaybettiler. Bir de Gürcistan deplasmanından mağlubiyetle döndüler. Burdan, zorluk derecesi yüksek maçlarda, istediklerini yapamadıkları sonucu çıkabilir. Hırvatistan için bunu söylemek doğru olabilir fakat başlarındaki teknik direktörle ve oyuncu kadrosuyla uzun süredir beraber oynadıklarını ve tecrübe edindiklerini belirtmek gerekir.

Güncel değerlendirme yaparsak da çok formda ve korku yaratacak bir oyuncuları da yok açıkçası. Evet, Eduardo, Modric, Rakitic, Mandzukic, Perisic gibi yıldızları var takımın ama hiçbiri bu sene kendi standartlarını aşacak bir performans göstermediler henüz...

2008'in intikamı mevzularına girme klişesine kapılmak istemiyorum. Bilic de zaten “Türkiye o maçta ahlaksızca bir şey yapmadı. Maçın sonuna kadar kovaladılar ve başardılar. Karakterlerini yansıttılar. O yüzden intikam kelimesi yanlış olur. Bizim tek motivasyon kaynağımız Euro 2012 Avrupa Şampiyonası.” diyerek bu saçmalığa bir son verdi. Furbolcuların rüyaları, açıklamaları ve hırsları ise sadece kendilerine zarar verir. Bizim buradan olumlu şeyler çıkarmaya çalışmamıza gerek yok. Onlar, olumsuzluklarıyla mücadele etsinler eğer öyle hissediyorlarsa....

Almanya maçından önce bir konudan söz etmiştik. Bu durum bugünkü maç için de geçerli... Emre, Sabri, Servet, Hakan, Selçuk Şahin, Kazım, Arda, Burak ve Hamit sarı kart gördükleri takdirde rövanş maçını kaçıracaklar... Alternatifi olmayan isimler var bu listede. O yüzden dikkat etmekte fayda var. Yalnız yukarıda bir yerde de söylediğimiz gibi dikkat, kontrol gibi profosyonelliğin gereği olarak içimize sindirmemiz gereken kavramlar, bizim takım için bir takoz görevi görmekte... Umarım bugün böyle bir şey yaşanmaz...

Muhtemel 11'leri de yazarak yazımızı sonlandıralım...

Yayın saat 21.05'te, Star TV'de...

9 Kasım 2011 Çarşamba

GSCimbom Fanzin 46. Sayı Yazısı / "Süper" Mario Jardel

Geçtiğimiz hafta, GSCimbom Fanzin'in 46. sayısı çıktı. Bu sayının en önemli özelliği, fanzinin son sayısı olması. Bundan sonra en azından uzunca bir süre yeni bir sayısı çıkmayacak GSCimbom Fanzin'in. Şartlar tekrar olgunlaşırsa tekrar çıkarılabilir, ancak hiç çıkmama ihtimali de var. Son sayı olması nedeniyle, her zamankinden daha anlamlı bir sayıyla karşı karşıyayız. Güzel konular işlenmiş ve okunmaya değer birçok yazı var. Fanzine göz atmak isteyenler, bu linkten son sayıya ulaşabilirler... 

Ben, bu sayıya Galatasaray'ın unutulmaz golcülerinden "Süper" Mario Jardel'i yazdım. Jardel'in takıma katıldığı dönem, gösterdiği performans, yaşadığı sıkıntılar, ayrılık süreci ve sonrasıyla ilgili bir derleme yapmaya çalıştım. Umarım ki okunur bir şeyler ortaya çıkmıştır.


SADECE GOL ATAN ADAM – “SÜPER” MARIO JARDEL


UEFA Kupası kazanılmış, takımda inceden bir yaprak döküntüsü başlamıştı. Teknik direktör Fatih Terim’in ardından ilk olarak, sadece bir yılın değil, komple 90’ların gol kralı Hakan Şükür sarı kırmızı renklere veda edip soluğu İtalya’da almıştı.

Fatih Terim’in dört senede oturttuğu sistem ve oyuncuların taktik disiplini kalıcı olabilir ve takımı bir süre daha idare edebilirdi belki ama Hakan Şükür’ün gidişiyle doğan boşluğu, vakit kaybetmeden doldurmak gerekiyordu. Dönemin Galatasaray yönetimi, bir
dünya yıldızı getirmenin peşindeydi. Bunda da son derece haklılardı. UEFA Kupası sadece iki ay önce kazanılmıştı ve camia, takımdan önemli isimlerin ayrılmış olmasına rağmen başarıda devamlılık bekliyordu. Başarıda devamlılığı sağlayacak o dünya yıldızı, taraftarın deyimiyle “Süper” Mario Jardel’di…

Portekiz’de müthiş işler başarıyordu Jardel. Porto formasıyla golleri hiç zorlanmadan sıralıyor, insanüstü bir istatistik tutturup; menajerlik oyunlarının gözdesi Maxim Tsigalko’nun gerçek hayattaki yansıması oluyordu bir bakıma. Brezilya’da Vasco da Gama ve Gremio formaları altında dikkat çektikten sonra, transfer olduğu Porto’da dört sezonda 125 lig maçına çıkıp 130 gol atma başarısı gösteriyordu. Hatta Brezilya Milli Takımı için de alternatifler arasına girmiş ve Seleçao’daki yerini almıştı. Kariyerinde bir çıkış sürecinde olan ve birçok futbolcu için zirve denebilecek rakamlara ulaşan Jardel’in Türkiye’ye transferi o dönemde bir rüya gibiydi. Genelde 30 yaş üstü eski yıldızları hayata döndürme merkezi gibi bir işlevi olan Türkiye ligi, o dönemde henüz 27 yaşında olan müthiş bir Brezilyalıya ev sahipliği yapacaktı. Galatasaray, o günlerde aldığı rivayet edilen bir sponsor desteği sayesinde Mario Jardel’in bonservisi için Porto’ya tam 16 milyon dolar ödedi. Jardel’in alacağı ücretlerle birlikte transferin toplam maliyeti 20 milyon doların üzerindeydi.

Jardel’in, takıma katılır katılmaz etkisini gösterdiğini söyleyebiliriz. Abartmak gibi olmasın ama daha üzerini değiştirir değiştirmez Real Madrid filelerine bıraktığı iki golle Galatasaray’a UEFA Süper Kupa sevincini yaşatıyordu. Ancak ne var ki daha o günlerde başlamıştı eleştirilmeye. Ülkemiz basınının her şeyi çok bilen futbol ulemaları Jardel’in çok koşmadığını ve asla bir Hakan Şükür olamayacağını anlatıyorlardı büyük bir bilgiçlikle… Zaten her geleni, gidenle kıyaslamak en önemli huylarımızdan biri değil midir? Jardel’den bir Hakan Şükür olmasını beklemelerinden, adamı daha önce hiç izlemedikleri besbelli ortada olan eleştirmenler, onun hemen hemen her maçta topu ağlarla buluşturmasına da saldıracak bir bahane bulmuşlardı elbet: “Gol atmaktan başka işe yaramıyor”

Bir forvet oyuncusu için yapılabilecek en komik eleştiri Jardel’e yapılıyordu. Asli görevi gol atmak olan bir oyuncu, gol atmaktan başka işe yaramamakla eleştiriliyordu. İşin enteresanı, ondan ne beklendiği de net bir şekilde açıklanmıyordu. Kalede Taffarel gayet başarılıyken, savunmada Bülent-Popescu eski çizgilerindeyken, orta sahada Hagi takımı büyük bir ahenkle yönetmeye devam ediyorken Jardel de pek tabii golünü atmaya bakacaktı.

Ligde ilk yarının sonlarına geldikçe, Jardel’in gösterdiği Tsigalko etkisi de kendisini iyiden iyiye hissettirir olmuştu. Normalde bir golcünün tüm sezonda atıp gol krallığına ulaşabileceği kadar golü, tek devrede atmıştı Süper Mario. Ancak eleştirilerin ardı arkası kesilmiyordu. Bu eleştirilere Jardel’in özel hayatındaki çalkantılar da eklenince, Türkiye’den ayrılma fikri yerleşmeye başladı kafasına. Ligin ikinci yarısı biraz daha verimsiz geçiyordu. Ne var ki Şampiyonlar Ligi’nde goller devam ediyordu. Takım çeyrek finale yükselmişti ve çeyrek final ilk maçında Ali Sami Yen’de Real Madrid’le oynayacaktı. Maçın ilk yarısı İspanyolların 2-0 üstünlüğüyle geçmiş ve umutlar yavaş yavaş solmaya başlamıştı. Ancak Galatasaray dillere destan bir ikinci yarı oynuyordu. 90 dakika bittiğinde kazanan taraf 3-2’lik skorla sarı kırmızılılar olurken, Süper Mario da attığı golle galibiyetin mimarlarından biri haline geliyordu. Oysaki maçın devre arasında Mircea Lucescu ile tartışmış ve formasını çıkarıp ikinci yarıda oynamamaya bile karar vermişti ancak Hagi ve Bülent Korkmaz’ın da çabalarıyla bu kararından geri dönmüştü. Kim bilir, belki de Lucescu’nun söyledikleri onu daha çok bileylemişti. Dile kolay, Jardel aynı sezon içerisinde Real Madrid gibi bir takıma üç gol birden atmayı başarmıştı. Tabii Jardel’in bu başarısıyla birlikte Galatasaray da Real Madrid’i aynı sezonda iki kez dize getiren takım olarak tarihe geçiyordu.

Ne olduysa ondan sonra oldu. Jardel’in huzuru iyiden iyiye kaçmıştı ve ayrılık isteğini daha somut bir şekilde dillendiriyordu. Sezon sonu geldiğinde Portekiz kulüpleriyle ciddi pazarlıklar yapılmaktaydı. Eski kulübü Porto ve Sporting Lizbon, Brezilyalının en ciddi talipleriydi. Yeni sezonun başlamasına az bir zaman kala Sporting’e 5,8 milyon dolar para ile birlikte Pavel Horvath, Mbo Mpenza ve Robert Spehar karşılığında gönderildi Jardel. Bu transferden şüphesiz ki en karlı çıkan taraf Portekiz kulübü Sporting’di. Bir önceki sezon Galatasaray formasıyla 43 maçta 34 gol atan Mario Jardel, Sporting’deki ilk sezonunu 30 maçta 42 golle tamamladı. 2001-02 sezonunun sonunda Portekiz’de yılın futbolcusu ödülünü kazandı. Bu ödüle Lisandro Lopez’in dışında sahip olabilen tek yabancı futbolcudur halen daha. 2001-02, aynı zamanda Jardel’in kariyerindeki son verimli futbol dönemiydi.

Sporting’deki ikinci sezonunda Jardel’in özel hayatı iyiden iyiye karışmaya başlamıştı. Sonun başlangıcı, 2002-03 sezonuyla birlikte Jardel’in kariyerindeki etkisini gösteriyordu. Özellikle alkol problemi onu iyiden iyiye zorluyordu. Sezonun büyük bölümünü sakat geçirdiği için istikrar sağlayamadı. Şubat 2003’te Portekiz vatandaşlığına hak kazandı ve hemen ardından Premier Lig kulübü Bolton Wanderers’e transfer oldu. Mario Jardel’in Bolton ve sonrasındaki kariyerine yokuş aşağı giden, freni patlamış bir kamyon benzetmesi yapılabilir. Ancona, Newell’s Old Boys, Alaves, Goias, Beira-Mar, Anorthosis derken 2007 yılında yolu Avustralya’ya kadar düştü ve Newcastle United Jets takımıyla sözleşme imzaladı. Avustralya’da da sürekli yedek kalan Jardel, sonrasında Brezilya’nın alt ligleri ve Avrupa’nın vasat altı takımlarında boy göstermeye devam etti. Bir ara Ankaragücü’yle sözleşme imzalamak için Türkiye’ye gelse de bu transfer son anda gerçekleşmedi. Sırasıyla Criciuma, Ferroviario, America, EC Flamengo ve Cherno More gibi takımlarda oynadıktan sonra bir gün haber bültenlerine bir pikap tepesinde Brezilya’nın amatör takımlarından Rio Negro’nun taraftarlarına tanıtılırken çekilmiş görüntüleri yansıdı. Alkol, uyuşturucu ve fazla kiloları nedeniyle heba olmuş, harcanmış bir yeteneğin görüntüleriydi bunlar belki de. İtfaiyeye ait pikapın kasasında taraftarı selamlarken gülümsüyordu belki ancak içinden geçenleri tahmin etmek hiç de zor değildi.

Derken 2011 yazında bir transfer haberi daha aldık Jardel’den. Suudi Arabistan takımlarından Al Taawon’a transfer olduğu açıklanmıştı. Kariyerindeki 19. takım olmuştu. Derdi kendisini ispat etmek miydi yoksa para kazanmak mıydı bilinmez ama o da çok uzun sürmedi ve geçtiğimiz haftalarda futbolu bıraktığını açıkladı. Müthiş bir performans, harika istatistikler, Brezilya Milli Takımı ve Avrupa futbolunda parlayan bir yıldızken bir anda serbest düşüşe geçen bir kariyerle birlikte ortadan bıçakla ikiye bölünmüş bir futbol hayatına sahip oldu Jardel. İyi günlerin geçtiği kısımda Galatasaray’ın da isminin olması sevindirici. Bundan sonraki hedefi antrenörlük yapmak. Bakalım bu hedefi ne ölçüde tutturabilecek. Futbol kariyerinin ilk yarısında gösterdiği etkiyi antrenörlük kariyerinde de göstermesi dileğiyle…



8 Kasım 2011 Salı

Kardemir Karabükspor'un Yeni Teknik Direktörü Bülent Korkmaz


Karabükspor, Yücel İldiz'in istifasının ardından bugün teknik direktör Bülent Korkmaz'la prensip anlaşmasına varıldığını ve Perşembe günü 1,5 yıllık resmi sözleşmenin imzalanacağını duyurdu. Bu seçim, hem Karabükspor hem de Bülent Korkmaz için riskli ve ilginç bir seçim. İki taraf da bu seçim dolayısıyla çıkış yaşayabileceği gibi, uçurumdan aşağıya da yuvarlanabilir. 


Bülent Korkmaz, Kayseri Erciyesspor dönemi haricinde başarısız bir teknik direktörlük kariyerine sahip (takımı ligde tutamamasına rağmen). Savunmayı sağlama almayı kendisine öncelik edinecektir. Ki ligde Karabükspor'un konumundaki takımlar için geçer akçedir bu yol. Orduspor şu anda bulunduğu sıradaysa, bunu savunmayı sağlam tutmaya borçludur mesela. 

Sahada mücadele eden futbolcular izleyeceğimiz kesin. Ancak Karabükspor'un oynayacağı futbol, hiçbir zaman özellikle geçen sezonun ilk yarısına benzemeyecek. Gözlerimizi okşamayacak. 

Riskli bir seçim yapıldığı aşikar. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi savaşan takım garantisi var. Bu durumdan da anlayacağımız gibi, Bülent Korkmaz'ın arası 10 numaralarla pek iyi değil. Galatasaray'da Lincoln'le yaşadığı sorunları hatırlayın. Ki o döneme kadar Lincoln gol ve asist sayılarında çift haneli rakamlara da ulaşmıştı yanılmıyorsam. Bu sebeple Cernat'la arasında nasıl bir ilişki olacağını merak ediyorum. Umarım ki ondan yararlanmayı başarır. 

Kendi getireceği futbolculara gelince, o da muamma. Belli bir standardı yok. Kayseri Erciyes'te yıldızını parlattığı ve bir Anadolu takımı için biçilmiş kaftan olan (kesinlikle ötesi olmayan) Mustafa Sarp'ı Galatasaray'a getirmiş bir teknik direktörden bahsediyoruz. Yani iki olasılığa da kendimizi hazırlamamız lazım. Elinde bir Ersun Yanal ya da bir Tolunay Kafkas gibi bir futbolcu havuzu var mı bilmiyorum.

Hocayla ilgili en önemli ayrıntılardan birisi de başarıya mecbur oluşu. Kayseri Erciyes harici yaşadığı başarısızlığı tekrar etme lüksü yok. Karabükspor'da da aynı başarısızlığı yaşarsa kariyeri biter. Karabükspor yönetimi de ligde tutunabilmek için Korkmaz'a her türlü desteği vermek zorunda. Bu, iki taraf için de bir avantaj.

Karabükspor'un yeni hocasını kısaca böyle özetleyebiliriz. Umarım ki başarılı olur, kendi ihtiyacı olan çıkışı da yakalar ve kırmızı mavililerin efsaneleri arasına adını yazdırır.

4 Kasım 2011 Cuma

İşte Play-Off Kadrosu




Hırvatistan ile oynayacağımız Avrupa Şampiyonası Elemeleri Play-off maçları için A Milli futbol takımının aday kadrosu açıklandı bu sabah itibariyle. Caner yükselen formuyla kadroda. Bursaspor'dan Ozan İpek de kadroya tekrar çağırılanlardan. Selçuk Şahin var kadroda. Tepki çekecektir. Defansif orta saha kontenjanı için 3 isim var zaten şu aşamada. Aurelio dışarda kalmış, Mehmet Topal ve Selçuk Şahin seçilmiş. Halil Altıntop da formuyla milli takıma yükselmeyi başarmış...

Formuna rağmen bu kadroya seçilmeyen isimler de var. Mehmet Topuz ve Serdar Aziz akla gelen ilk isimler... Artık kadroyu yazalım...


Kaleciler:
Volkan Demirel, Tolga Zengin, Sinan Bolat

Defans:
Sabri Sarıoğlu, Gökhan Gönül, Servet Çetin, Ömer Toprak, Giray Kaçar, Egemen Korkmaz, İsmail Köybaşı, Hakan Balta

Orta Saha:
Hamit Altıntop, Gökhan Töre, Emre Belözoğlu, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Mehmet Topal, Caner Erkin, Arda Turan, Ozan İpek

Forvet:
Kazım Kazım, Burak Yılmaz, Halil Altıntop, Umut Bulut

Defansın ortasına, Egemen'in yanın koyacağımız adam konusunda sıkıntılara düşebiliriz. En önemli aday Servet ama Servet'in teknik direktörü sevmediği zaman oynamadığı itirafını yapmış olduğunu hatırlıyoruz. Bence Hiddink'ten de pek haz etmiyor kendisi. Sağ bekte de son maçlardaki performansı ve Arena'ya alışkanlığından ötürü Sabri seçilecektir diye tahmin ediyorum ilk maç için...

İlk maçta gol yememek isteyecektir milli takım. Bu yüzde kalabalık ve kontrollü bir orta saha ile çıkabiliriz. Caner'in formuna rağmen oynayabileceğini sanmıyorum. Sol açık Arda'nın egemenliğinde gibi şu aralar. Hamit, Selçuk İnan, Selçuk Şahin, Emre, Arda gibi bir 5'li görebileceğimizi düşünüyorum...

Forvette ise tek isimle oynuyoruz sürekli. Tartışmasız o mevkiinin tek sahibi Burak... Gerisi onun alternatifi olabilir sadece.

Kısacası muhtemel 11:

Volkan – Sabri, Servet, Egemen, Hakan – Selçuk İ., Selçuk Ş., Emre – Hamit, Arda – Burak

Benim şu aday kadrodan yapabileceğim yani dışarıdakileri bir kenara atarsak; gönlümden geçen 11 ise:

Volkan – Gökhan, Ömer, Egemen, Hakan – Hamit, Selçuk İ., Emre, Caner – Arda – Burak

3 Kasım 2011 Perşembe

Sen İnsansan Bizdekiler Ne? Vol.7 / Mario Gomez


Mario Gomez, dün hat-trick'in ardından, bu seriye kapıyı bacayı kırarak girme durumuna geldi bile. Aslında uzun süredir doğa üstü futbol gerçeklerinin arasına onu katmayı düşünüyordum ancak elim değmiyordu bir türlü. Nihayet, doğru zamanın tam olarak geldiğine de ikna olduktan sonra bu yazıyı yazıyorum.

"Bugüne kadar doğru zaman değil miydi" derseniz, itiraz edemem. Adamın sezon başından bu yana Bayern Münih forması altında 10 Bundesliga maçında 12 golü, 4 Şampiyonlar Ligi grup maçında 5 golü, 2 ön eleme maçında 1 golü ve 1 kupa maçında 1
golü olmak üzere toplam 18 resmi maçta 19 golü var. Üstelik milli takımla attıkları da cabası.

Bizde bir golcü 28-30 maç oynadığı bir sezonun sonunda 11-12 gole ulaştığında gözlerimiz fal taşı gibi açılır ve adamı ligin yıldızı ilan ederiz. Mario Gomez ise sezonun yarısı gelmeden 19 gole ulaştı bile. Adamı durdurmak mümkün değil. O koca cüssesine rağmen milli maçta Servet Çetin'in belini nasıl kırdığını hepimiz gördük. Bir de adamı Almanya'da ağır diye eleştiriyorlar. Gerisini siz düşünün. 

Gomez'in bu üstün formu, takımın da durumunu etkilemiş durumda. Şüphesiz, bu durumda Jupp Heynckes'in de payı çok büyük. 

1 Kasım 2011 Salı

Olmalı mı Olmamalı mı? / Nuri Şahin Meselesi Üzerine Bir Papatya Falı


Hırvatistan ile oynanacak olan 2012 Avrupa Şampiyonası Play-off karşılaşmaları yaklaştıkça tartışmaları da büyüyor. Biz zaten spekülasyonu seven, doğmamış çocuğa don biçmeye sevdalı bir milletken; bir de karşımıza Akdenizli olmalarından ötürü, olayları bize benzer bir tezcanlılıkla karşılayan İspanyolları almamız gerçekten ilginç oldu. 

Konu Nuri Şahin. Spekülasyonlar yoğun. Tarih yaklaştıkça ve aksiyon alındıkça bu yoğunluk artacak, kim bilir belki de karşılıklı atışmaya kadar sürecek. Şimdilik sakin olan taraf biziz. Çünkü en zor durumda olan ve bir planı olmayan da biziz. İlerleyen zaman diliminde neler olacak hakikaten merak uyandırıyor ancak ne olacaksa üç tarafa da (milli takım, Nuri ve Real Madrid) zarar vermeyecek şekilde olsun demekten başka yapacak bir şey yok. 

Nuri'nin durumunu biraz ayrıntılandırmakta fayda var. Nuri en son 17 Nisan'da Freiburg'a karşı Borussia Dortmund forması giymiş. O maçta dizinden sakatlanarak oyundan alınmış ve o gün bu gündür yok. Tabii bugüne kadar oynamamasının sebebi Freiburg
maçında yaşadığı sakatlık değil. Daha sonra Real Madrid'le birlikte Los Angeles'ta kamp yaparken bu kez diğer dizinden aynı sakatlığı geçiriyor ve dönüş süreci uzuyor. Hatta Çin kampı esnasında da sakatlık nüksediyor. O gün bugündür de Real Madrid teknik yönetimi ve sağlık ekibi, Nuri'nin iyileşme sürecini oldukça hassas bir şekilde takip ediyorlar ve sahalara dönme konusunda kesinlikle acele etmemesi için uğraşıyorlar. 

Bugün itibariyle geldiğimiz nokta ise şu şekilde: 

1- Nuri'nin herhangi bir sakatlığı yok. Real Madrid'de takımla birlikte idmanlara çıkıyor. Yarın Lyon'la oynanacak Şampiyonlar Ligi maçı için takımla birlikte Fransa'ya gidecek ve hafta sonu Osasuna'ya karşı oynanacak maç için kadroya alınması bekleniyor. 

2- Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın önümüzdeki günlerde Hırvatistan'a karşı oynayacağı play-off maçları öncesi orta sahada Nuri Şahin gibi bir futbolcuya ihtiyacı var. Teknik direktör Guus Hiddink, Nuri'den kesinlikle faydalanma niyetinde. 

3- Real Madrid kulübünden yapılan çeşitli açıklamalara göre, İspanyol kulübü Nuri'nin milli maçta oynatılmasına kesinlikle karşı. 

4- Nuri Şahin geçtiğimiz hafta Real Madrid'in, Castilla ile oynadığı hazırlık maçında görev aldı ve oldukça da beğenildi. 

Real Madrid'den yapılan en önemli iki açıklama ise teknik direktör Jose Mourinho ve kulüp doktoru Carlos Diez'den geldi.

Carlos Diez'in yorumuna göre, Nuri'nin bu maçta oynatılması kelimenin tam anlamıyla "acelecilik" olur. Diez, Nuri'nin henüz hazırlık kampında bulunan bir futbolcunun seviyesinde olduğunu söylüyor. Ki bu da yanlış sayılmaz. Toplamda 20'ye yakın resmi maça çıkan oyuncuyla hiç oynamamış, hatta sakatlıktan dolayı idman dahi yapamamış bir futbolcu arasında muhakkak bir fark var. Nuri de şu anda haliyle diğer arkadaşlarının fiziksel durumuna ulaşmak için uğraşıyor. Ki bunu başarması için de nereden baksak 4-5 tane 90 dakikayı sorunsuz atlatması gerekli. 


Jose Mourinho'nun açıklamaları da en az Diez'inkiler kadar net. Mourinho için en önemli nokta, Nuri'nin fiziksel ve zihinsel olarak yeterince güçlenmesi için zamana ihtiyacı olduğu. Portekizli teknik adam, Nuri'ye çok önem veriyor. Ona farklı bir gözle baktığı kesin. Ki bunu aslında açıkça da söylemiş. Mourinho'nun sözlerindeki en can alıcı nokta ise şu: 
"Eğer birden 90 dakika oynarsa bu bir risk olur. Ancak normalde milli takımlar oyuncuları riske atma konusunu fazla umursamıyor. Bu gibi sorunlara sadece kulüpler çözüm buluyor."
Burada söylenenler gayet doğru. Milli takım için oyuncuların yaşadıkları sakatlıklar, sadece maç takvimlerine denk geliyorsa önemlidir. Daha önce Arda Turan'ın ve Gökhan Gönül'ün milli takımda yaşadıkları sakatlıklar ve sakatlıklarının tam geçmemesine rağmen tekrar milli takıma çağırılmalarında, Jose Mourinho'nun demek istediği şeyi gayet net bir şekilde tecrübe etmiştik aslında. Şimdi hemen hemen aynı durumla Real Madrid ve Nuri Şahin karşı karşıya. Belki de en zor durumda olan taraf ise Nuri Şahin. Milli takıma katılma konusunda istekli davransa, ona yatırım yapan ve sabırla yaklaşan Real Madrid karşısında zor duruma düşecek. İsteksiz davranıp tam olarak hazır hale gelmeyi beklese, milli takım kariyerine bir tırpan vuracak. Şu durumda Nuri'nin kimseye yaranamama gibi bir riski omuzladığını ve bunun da onu kafa olarak yorduğunu görmek pek zor değil.

Peki Nuri Şahin'in Hırvatistan'a karşı oynadığını varsayalım. Yeterli performansı gösteremezse ve Hırvatistan'a elenirsek ne olacak? Bu kez "6 aydır oynamayan adam milli takıma mı alınır?" denmeyecek mi? Aynı durum Nuri'nin kadroya dahil edilmemesi halinde de geçerli tabii. Nuri kadroya alınmasa ve Hırvatistan'a elensek bu kez "Nuri gibi adamın var, böyle ihtiyacın olduğu maçta kadroya almıyorsun. Bugün değil de ne zaman?" şeklinde eleştiriler olmayacak mı? 

Her haliyle zor bir durum. Karar mercilerinin ince eleyip sık dokuması gerek. Benim şahsi fikrim, Nuri'nin kadroya dahil edilmesi ve kampa da Real Madrid teknik kadrosunun vereceği çalışma programı tavsiyesiyle birlikte katılması yönünde. Ancak Nuri'nin Hırvatistan'a karşı ilk 11'de sahaya sürülmesine karşıyım. Çok ihtiyaç duyulursa oyuna alınmalı ancak o mücadelenin içine sorgusuz sualsiz atılmamalı. Bu konuda fikir belirtmek isteyen olursa, merakla ve zevkle öğrenmek isteriz...

Ballon d'Or 2011 Adayları Açıklandı


FIFA ve France Footlball tarafından verilecek olan Ballon d'Or 2011 ödülü için adayları açıklandı. Geçen sene Lionel Messi kazanmıştı. Bakalım bu sene aynı başarıyı tekrar edebilecek mi. Listedeki isimler tabii ki sürpriz değil. İspanya, Real Madrid ve Barcelona, doğal olarak çoğunluğu ele geçirmiş durumda. Eric Abidal, büyük azmi ve insanüstü geri dönüşüyle adaylar arasında. Mesut Özil de Ballon d'Or adayı olarak dikkat çekiyor. Kendisinin favorisi Iker Casillas gerçi. Aşağıda bulacağınız listeye, 5 Aralık'ta üç yeni isim daha dahil edilecek:

Éric Abidal (Fransa), Sergio Agüero (Arjantin), Karim Benzema (Fransa), Iker Casillas (İspanya), Cristiano Ronaldo (Portekiz), Dani Alves (Brezilya), Samuel Eto’o (Cameroon), Cesc Fàbregas (İspanya), Diego Forlán (Uruguay), Andrés Iniesta (İspanya), Lionel Messi (Arjantin), Thomas Müller (Almanya), Nani (Portekiz), Neymar (Brezilya), Mesut Özil (Almanya), Gerard Piqué (İspanya), Wayne Rooney (İngiltere), Bastian Schweinsteiger (Almanya), Wesley Sneijder (Hollanda), Luis Suárez (Uruguay), David Villa (İspanya), Xabi Alonso (İspanya), Xavi (İspanya).


Teknik direktör adayları da şu şekilde:


Vicente Del Bosque (İspanya/İspanya Milli Takımı), Alex Ferguson (İskoçya/Manchester United FC), Rudi Garcia (Fransa/Lille OSC), Pep Guardiola (İspanya/FC Barcelona), Jürgen Klopp (Almanya/Borussia Dortmund), Joachim Löw (Almanya/Almanya Milli Takımı), José Mourinho (Portekiz/Real Madrid C.F.), Óscar Tabárez (Uruguay/Uruguay Milli Takımı), André Villas-Boas (Portekiz/FC Porto, Chelsea FC), Arsène Wenger (Fransa/Arsenal FC).