28 Aralık 2011 Çarşamba

MAA'dan Futbolun Orman Kanunları


Devre arası gelip futbolsuz kalınca yine transfere sarıldık. Ancak bu futbolsuz ara biraz kısa süreceği için transferle futbol, önümüzdeki dönemde birbirine karışacak ve aynı isimleri üç gün arayla iki farklı takımda izleme şansı bulacağız. Haliyle kafamız da karışacak bol bol. 

Her ne kadar transfer dönemi resmi olarak başlamamış olsa da, işi sıkı tutan bazı takımlar kadrolarını tekrar yapılandırmaya başladı bile. Bu takımlardan biri olan Gaziantepspor, şike soruşturması kapsamında aylarca cezaevinde yatan ve geçtiğimiz günlerde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan İbrahim Akın'la sözleşme imzaladı. İbrahim Akın hakkında herhangi bir tedbir kararı da olmadığı için, futbolcunun Gaziantepspor forması giymesinde bir engel görünmüyor. Ancak her nasılsa Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, İbrahim Akın'a lisans vermeyi düşünmediklerini(!) söyledi. Sebebi ise İbrahim
Akın'ın önce şikeyi itiraf ettiği, sonra da ifadesini değiştirip inkar ettiğine dair iddialar... Hoş, İbrahim Akın'ın avukatı, hukuken böyle bir durumun mümkün olmadığını söyledi. Bunun üzerine söylenecek her şey laf-ı güzaf...

Tüm bu iddialar doğrudur ya da yanlıştır, İbrahim Akın şike yapmıştır ya da yapmamıştır, ayrı konu. Açıkçası son çıkan telefon kayıtları ve fotoğraflara bakınca ben de bu şikenin varlığına ve İbrahim Akın'ın da bu işin içinde olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sadece bir vatandaş olarak benim fikrim. Mahkeme bunun tersine de karar verebilir. Yani hukuka göre İbrahim Akın halen suçsuz. Üstelik oyuncu hakkında bir tedbir kararı yok. Mesela Korcan Çelikay da aynı durumda ve takımı Sivasspor'da oynamaya başlayacak tekrar. Ancak ne var ki Korcan hakkında böyle bir açıklama yapmadı sayın TFF Başkanı. 

Hakkında tedbir kararı bile bulunmayan bir futbolcu için "Ben kendisine lisans vermeyi düşünmüyorum" demek, oyuncunun şike yaptığını doğrulamaktır. Bunu TFF Başkanı diyorsa, şike yapıldığı kanaatine resmi olarak varılmıştır diyebiliriz. Madem şike yapıldı, o zaman bu işin içinde olan kim varsa düşürülsün. Şikenin cezası ligden düşürülmek değil mi? O zaman İbrahim Akın hangi maçlarda bu şikeyi yaptıysa o takımları da düşürün Mehmet Ali Aydınlar... Madem lisans çıkarmayacaksınız. Yani madem şike yapıldığını doğruluyorsunuz, gereğini yapacaksınız. Yok eğer şike yapılıp yapılmadığı konusunda kesin bir kanaatimiz yok diyorsanız, İbrahim Akın'a yargısız infaz yapmış olmuyor musunuz? Verdiğiniz kararlar, düşüncesiz hareketleriniz, hamaset dolu söylemleriniz neresinden tutsak elimizde kalıyor Mehmet Ali Aydınlar. Freni boşalmış bir kamyona çevirdiniz Türk futbolunu. Şike yapmış ya da yapmamış, tüm kulüpleri mağdur duruma düşürmeyi başardınız. Ancak bu kadar çuvallanabilinirdi, bunu da becerdiniz. Bravo Mehmet Ali Aydınlar!

18 Aralık 2011 Pazar

Fenerbahçe:1 Trabzonspor:0 / Germeyin Bizi! / Maç Yazısı Değildir!



Başlığı tüm futbolseverler adına attım. Oynanan oyundan ziyade, skordan ötede; iki takımın da asıl işlerinin futbol oynamak olduğunu göstermelerinden ötürü sevinçliyim.

Açıkçası, maç öncesinde, son yıllarda özellikle de bu sene hiç olmadığım kadar gergindim. Normal karşılanabilir mi bilmiyorum ama taraftarlık bu olsa gerek. Oysa, sonuç ne olursa olsun hayatın devam edeceği, ligin bitmeyeceği gerçeği mevcutken; bu gerginlik niye?



Fenerbahçeliler ve Trabzonsporlular hatta Fenerbahçe işin içinde olduğundan mütevellit diğer tüm futbolseverler, aylardır Fenerbahçe ve Trabzonspor özelinde, bir haftadır da bu maç özelinde ağızlarına geleni söylediler. Yüz yüze bakan adamlar, birbirlerinin yüzüne söylemekten çekineceği veya söylemek istemeyeceği şeyleri fütursuzca dile getirdiler. O ya da bu takım taraftarı diye ayırmıyorum. Hepsi, birilerinin germek istediği ortamın içine düşerek, sanal nefretlerini kustular...

Futbol bir oyun. Harcanan ya da kazanılan paraların çok azında dahlimiz var. Harcananlarda çok az diyelim hatta. Para kazanmaktaysa ise hiç. Yani bir anlık belki de bir günlük en fazla bir haftalık sevinç için, bu kadar kırıcı olmanın alemi var mı, onu da bilmiyorum. Ama dedim ya, kendimi de buradan sıyıramıyorum.

Trabzonspor'u şampiyonluk maçı da dahil hiç bu kadar fazla yenmemizi istememiştim. Yendik, ne mi hissediyorum? Sanırım, hiç!

Dava mı düştü? Hayır. Şike ya da teşvik girişimleri var veya yok muymuş? Bilmiyoruz. Trabzonspor ve Fenerbahçe geçen seneki puanlarını haketmemişler mi? Sonuna kadar haketmişler. Oyunu geren oyuncular mıymış? Hayır...

Fenerbahçe'nin ve taraftarının bu sağlıksız psikolojiyi bırakmaları gerek artık bu maçla. Trabzonspor ve yönetiminin de "ezik" ayakları çekmeyi. Öyle ya da böyle taş gibi takımları var. İşlerine bakan futbolcularına haksızlık etmesinler. Şenol Güneş de yönetiminin tahriklerine kapılmasın.

Fenerbahçe de 10 kişi kalmış Trabzonspor karşısında neden etkili olamadığını sorgulasın...

Maç ile ilgili bir şey yazmayacağım. Skoru herkes biliyordur. Hakem eleştirmek işimiz değil ama Aykut'un ikinci sarısının ağır olduğunu düşündüğümü söyleyeyim de fanatik falan denmesin. Fenerbahçe alehine verilen çok sayıda faulu ve Glowacki ile Giray'ın toplamda sadece 1 sarı kartla maçı bitirmelerinin nasıl bir şey olduğunu da Trabzonsporlu ve Anti-Fenerli olduğunu söylemekten çekinmeyen arkadaşlara bırakalım...

Fenerbahçe kazandı. Bütün gerginlik, düdükle beraber sona erdi. Trabzonspor'un, hocasının ve oyuncularının tutumunun ve Fenerbahçe oyuncuları ve teknik ekibinin "bu maça özel" gösterdikleri iyi niyetin takipçisi olalım. Özneyi değiştirin. Trabzonspor yerine Galatasaray'ı koyun. Bugünkü maç nasıl oynanırdı? Biter miydi? Cevapları siz verin... Fenerbahçe'nin böyle bir durumda, bugünkü gibi davranamayacağı aşikar... Daha çok kendi takımım üzerinden yapıyorum bu eleştiriyi, asıl özne o olduğu için...

Maç ile ilgili yorum yapmayacağız madem takımlarla alakalı genel anlamda bir iki laf edelim...

Fenerbahçe ideal savunma 4'lüsünü buldu. Orta sahanın ortasına iki yönlü bir adam(Alper Potuk) ve forvet(Bobo bence) transferleri ile bu takım yeterlidir lig için. Trabzonspor ise bence bir stoper almalı. Bir orta saha oyuncusu da iyi olacaktır. Halil sol açık değil. Sol açık da Trabzonspor için elzem gözüküyor. Avrupa Ligi de var sonuçta...

İki takım oyuncularına da teşekkürler. Fenerbahçe'ye de tebrikler... Artık bir kenara bırakalım hamaset söylemlerini. İki tarafın da davasında haklı olduğu yönler vardır. Ama bu memlekette haksızlığa uğramasına rağmen yoluna devam etmek zorunda kalan tek kişi ya da kurum bunlar değildir...

Beni daha çok kendi takımım ilgilendiriyor... Fenerbahçe ilmiği, darağacını bıraksın; işini düzgün ve iyi yapmaya odaklansın... ROK, Erman, Ahmet, Baransu, Gökmen, Serhat vb. hepsi konuşsun. Siz sahada işinizi yapın, yüreğinizi koyun ortaya; kimle ve hangi kategoride oynadığınızın önemi yok. Gücün yalakası, polis devletinin savunucusu, birilerinin esiri adamların ne söylediğinin de sizin için önemi olmasın...


17 Aralık 2011 Cumartesi

En Güzel Duyguların Katili Deumi ve Bülent Korkmaz'a Söylenecekler


Bu bir maç yazısı değil. Zaten bugün Karabükspor'un Mersin İdmanyurdu'ndan kendi sahasında beş gol yediği ve elindeki galibiyeti hediye ettiği maçı dışarıda olduğum için sadece radyodan dinleyebildim. Ancak birkaç haftadır oynanan futbol ve yapılan tercihler üzerine bir şeyler yazmak lazım artık.

Öncelikle, şu yukarıda fotoğrafını gördüğünüz adama geldiği günden bu yana soğuk bakıyorum. Karabükspor taraftarının çoğu sever aslında onu. Takımda en çok mücadele eden, en kritik noktalarda sorumluluk alan oyuncu görüntüsündedir. Ancak en çok hata yapan, takımı en çok yakan ve aslında en büyük darbeyi vuran da kendisidir. Daha geçen sezon kendi kalesine attıklarıyla
gol krallığına oynayan da kendisidir mesela. Ki savunmanın en iyisi olarak görülmesinin sebebi de aslında rezalet bir defans hattına sahip olunmasından başka bir şey değildir. Hani derler ya, bir takımın gücü, o takımın en zayıf halkası kadardır diye... İşte Karabükspor savunması da en fazla Deumi kadar iyi olabilir. Varın gerisini siz düşünün. Demem o ki, Deumi en güzel duyguların katilidir. Bu takımda ve bu şehirde işi yoktur. Devre arasında sorgusuz sualsiz gönderilmelidir. 

Tabii ki her şeyi Deumi'nin üzerine yıkacak değilim. Birkaç söz de Bülent Korkmaz ve hatta yönetime gelsin. Hatta söyleyeceklerimi de madde madde sıralayayım:

Sayın Korkmaz,

- Bu takımın kalecisi Orkun Usak değil, net bir şekilde Vjekoslav Tomic'tir. Orkun, ancak iyi bir yedek kaleci olabilir. Kariyeri boyunca asla daha fazla olamamıştır ve olamayacaktır. Tomic varken Orkun'u oynatmak, kusura bakmayın ama ya işi bilmemektir, ya da göz göre göre adam kayırmaktır. 

- Erkan Taşkıran sol açıktır. İyi de bir sol açıktır. Onu başka yerde kullanırsanız, ancak vasat altı performans sergiler. 

- Florin Cernat'tan ikinci forvet olmaz. Cernat orta saha oyuncusudur ve mevkisinde bu ligin en iyilerindendir. 10 numara antipatisine kurban edilecek adam değildir. Forvetin arkasına koy, tıkır tıkır oynar. 

- Bakmayın Abdullah Balaban'ın Shelton için "sol kanat çıktı" demesine. Sol kanat da olsa, eldeki forvetlerin hepsinden iyidir. İleride ikili oynanacaksa biri İlhan, diğeri Shelton olmalıdır.

- Mehmet Çakır bu takımın oyuncusu değil. Hele ki o göbekle hiç değil. Paslanmış ve tembelleşmiş bir Mehmet Çakır'ı sahaya sürmeden önce bir kere değil iki kere değil, on iki kere düşünmek gerekir...

- Hamza Çakır sağ bek oynayabilen bir stoperdir. Evet, sağ bek oynar, ama elde başka hiç alternatif yoksa oynar. Hiçbir takımın birinci sağ beki olamaz. Takımda Erdem Özgenç gibi bir felaket olsa bile Hamza Çakır sağ bek oynamaz. Gerekirse Ahmet Cebe oynar, ama Hamza oy-na-maz... Oynayamaz zaten...

Şimdi hepimiz bekleyelim ki, Bülent Korkmaz bu takımı ligde tutsun. Açık söyleyeyim, şike mevzuları yüzünden takım falan düşürürlerse ancak öyle bir ligde kalma şansı olabilir Karabükspor'un. Performansa dayalı bir kurtuluş beklemek, ancak iyimserlik olur. Sen sahanda hemen üstünde olan ve altına çekmek zorunda olduğun Gaziantep'i yenemezsen, Mersin İdmanyurdu karşsıında iki kez iki farklı öne geçmene rağmen yenilirsen, Ankaragücü gibi şamaroğlanına dönmüş takımı yenemezsen kusura bakma ama ligde falan kalamazsın. 

16 Aralık 2011 Cuma

Özlenen... / Orduspor:0 Galatasaray:2


Uzun süredir maç yazısı yazmıyordum. Bu süre zarfında Galatasaray'ın iyi sonuçlar alması da belki bunda etkili olmuştur. "Yazmadıkça kazanıyorlar" diye düşünmüş olabilirim. Ancak bugün birikenleri dökmesem olmazdı.

Gerek bugün Orduspor karşısında alınan 2-0'lık galibiyet, gerekse de son haftalarda Fenerbahçe ve Trabzonspor gibi kuvvetli takımlara karşı iyi futbolla gelen güzel sonuçlar, nihayet özlenen Galatasaray'ın sahaya döndüğünün göstergesiydi. Fatih Terim, Galatasaray için doğru düzeni buldu. Bu takımın sahadaki dizilişi 4-4-2 olmalıydı. Eldeki kadro buna uygundu ve son haftalarda bu dizilişle birlikte takım da daha efektif bir hal aldı.

Bugün ortaya bir kez daha çıkan ve kendi adıma hiç bozulmamasını dilediğim bu güzel futbol tablosunda her şeyin orta sahanın ortasından başladığını düşünüyorum. Selçuk-Melo ikilisi hakikaten bu ligin en sağlam, en dominant orta saha merkezi denilebilir. Selçuk'la Melo, her geçen hafta daha da artan bir uyum içerisinde, hem savunmaya destek verip hem de hücumu başarıyla
organize ediyorlar. Yük hiçbir zaman tekine binmiyor. Sorumluluk paylaşılıyor. Onlarda yorgunluk belirtisi olduğunda ise devreye Emre Çolak ya da kenardan gelen Engin Baytar ve Ayhan Akman gibi isimler giriyor. Bugün Ordu karşısında da kusursuz bir Selçuk-Melo gördüğümüzü söylemek hiç de yanlış olmaz. Fatih Terim, buradan istediği verimi alıyor diyebiliriz.

Ligin en önemli gerçeklerinden birisinin de gol yememek olması, Galatasaray'ın son dönemde aldığı başarılı sonuçların da şifresi aslında. Nasıl ki Orduspor da sezon başında zor gol yerken en üst sıralara tırmanmış ve savunma hattında sorun yaşamaya başladıkça çöküp maç kazanamaz hale gelmişti, Galatasaray da gol yememeye başladığı andan itibaren kendisine liderlik yolunu açan performansını ortaya koymaya başladı. Bunu yaparken de sadece savunmaya çekilip hücumu düşünmemek gibi bir hataya düşmeyip aynı zamanda atak oynayan, oyunu domine eden taraf olmak, Galatasaray'ın yaptığı doğrulardan bir başkası oldu. Savunmada Semih-Ujfalusi ikilisinin yakaladığı uyumu da takdir etmemek mümkün değil. Fakat Semih'in hamlelerinde daha dikkatli olması ve zamanlamasını daha iyi ayarlaması lazım. Aksi takdirde bir gün takımı eksik bırakacak. Ayrıca Sabri'nin sakatlığından dolayı son maçlarda forma giyen Eboue de nihayet takıma uyum sağladı ve çok yararlı işler yapmaya başladı. Bu sezon, Galatasaray'ın yabancı transferde tek bir hamle dışında hedefi tutturduğunun altını çizelim.

Galatasaray'ın en önemli kazanımlarından birisi de, bugün gördüğümüz üzere Milan Baros oldu. Baros, son haftalarda formunu zaten yükseltiyordu ve fiziksel olarak da gelişim göstermekteydi. Ancak bugün bir başka oynadı. İlk geldiği yıl şahit olduğumuz Baros performanslarından birini izledik bugün. Orta sahaya kadar gelip sırtında iki rakibini taşıyarak ileriye top taşıması, arkadaşlarını attığı mükemmel paslarla pozisyona sokması ve hatta bunlardan birinde de Kazım'a golü attırması görülmeye değerdi. Sadece Baros'un pasları, biraz daha becerikli olunabilse skoru 4'e 5'e taşıyabilirdi. Ayrıca Elmander'le olan uyumları da kesinlikle es geçilmemesi gereken bir ayrıntı. Ligin en tehlikeli ve en etkili forvet hattıyla karşı karşıyayız.

Fatih Terim, şu ana kadar göstermesi gereken etkiyi gösterdi diyebiliriz. Zaten sezon başından bu yana kenarda çok farklı bir hali var. O sevmediğimiz özelliklerini atmış, sürekli sağduyulu mesajlar veren sabırlı ve güven veren bir Fatih Terim portresi çiziyor. Bu da takıma olumlu yansıyor haliyle. Daha da önemlisi, takıma galip gelme alışkanlığını tekrar kazandırmış olması. Özellikle geçen sene gözlemlediğimiz özgüven problemi, en kolay takımlara karşı bile kendisini belli ediyor ve futbolcuların elleri ayaklarına dolanıyordu geçen sezon.  Ancak şimdi Fatih Terim'in sayesinde Galatasaray futbolcusu olduğunu idrak eden bir futbolcu topluluğu var sahada. Hocanın en önemli misyonu buydu ve bunu da yerine getiriyor şimdilik.

Sonuç olarak, Galatasaray'ın iyi yolda olduğunu görmek hiç de zor değil. Ligin en formda ve en etkili takımı diyebiliriz sarı kırmızılılar için. Bu çizgi umarım değişmez ve o özlenen Avrupa zaferleri de en kısa zamanda gelir.

13 Aralık 2011 Salı

Diren Skibbe!


“Zaten maddi sıkıntı nedeniyle futbolcularım büyük sorun yaşıyor. Buna rağmen müthiş bir çıkış yakaladık. Üst üste maçlar kazandık. Kaybettiğimiz Fenerbahçe karşılaşmasında bile çok iyi mücadele etmiştik. Ancak yönetim takıma müdahale ediyor. Antrenmanlara hatta maçlara nasıl çıkılacağı konusunda yönlendirmek istiyorlar. Bilsinler ki, buna asla izin vermeyeceğim. İşime kesinlikle karıştırmam. Bu takımın patronu benim. Bana biraz mobbing yaptıklarını söyleyebilirim. Yıldırmak istiyorlar ancak ben pes etmem. Galatasaray döneminde de bazen Adnan Sezgin farklı bir görüş savunurdu ancak asla işime karışmazlardı. Burada işler biraz farklı. Türk Futbolu’nda bu gibi olaylar yaşanmamalı. Geçen sezondan beri parasını alamayan oyuncularım var ancak herkes görüyor ki, yüreklerini ortaya koyuyorlar ve ligde çok iyi bir mücadele örneği gösteriyorlar. Aynı özveriyi yönetimden de bekliyoruz.”

Michael Skibbe, geçtiğimiz hafta bu açıklamaları yaptı basına. Şu anda ligde dördüncü sırada bulunan takımın hocasından bahsediyoruz. Biraz daha açalım. Takımının ligde oynadığı son yedi
maçtan altısını kazanan hocadan bahsediyoruz. Son yedi haftada kaybettiği tek karşılaşma da Kadıköy'de oynanan Fenerbahçe maçı olan hocadan bahsediyoruz...

Yukarıdaki açıklamayı hiç olmamış farz edin. Tüm bu saydığım payelere sahip olan bir teknik direktörün, kulüp yönetimi tarafından el üstünde tutulması gerekmez mi? Normalde hiç isim ve de kulüp bilgisi vermeden, lig dördüncüsü, son yedi maçın altısını kazanmış ve tek yenilgisini de deplasmanda ligin en büyük ve en güçlü takımlarından birine karşı almış olan bir teknik direktörle yönetim arasında nasıl bir ilişki olduğunu sorsak, muhtemelen "yönetim bu adamın bir dediğini iki etmiyordur" dersiniz değil mi?

Eskişehir'de işler böyle yürümüyor işte. Skibbe bunca başarılı sonuca rağmen her an topun ağzındaymış gibi bir konumda. Yardımcısı Burak Dilmen'in kovulmasından tutun, kendi iddia ettiği olaylara kadar her şey mide bulandırıcı. Eskişehir gibi gerek şehrin güzelliği ve medeniliğinden, gerek tribünlerindeki renklilikten bandosuna kadar birçok özelliğiyle bizlerde sempati uyandıran bu camianın yanlış ellerde olduğunu düşünüyorum artık. Tabii ki ayrıntıları bilemeyiz ancak şu anki yönetim, daha geçen sene takımın başına Bülent Uygun gibi bir insanı getirmiş zihniyette bir yönetimdir. Bu bile bize bazı konularda fikir veriyor rahatlıkla. En azından vizyonlarının sınırını çizebiliyorsunuz.

Umarım ki Michael Skibbe bu özverili çalışmasının karşılığını en azından huzur anlamında alır. Eskişehirspor, ona imkan tanımalı. Şimdiye kadar yaptıkları da azımsanacak şeyler değil. Bu arada sanmayın ki Eskişehir'in süper bir futbolcu kadrosu var. Kaledeki Ivesa'nın yaşadığı düşüş, savunmada bir senedir elden çıkarılmaya uğraşılan Nadarevic, orta sahada Alper Potuk hariç eldeki vasat oyuncular, forvette problem yumağı Batuhan, şike sürecinde yıpranmış Mehmet Yıldız ve taraftarın günah keçisi Serdar Özbayraktar gibi oyuncularla gayet iyi gidiyor Skibbe. Başkası olsa şimdi nerede olurlardı bir düşünmek lazım. O yüzden, bırakın adam işini yapsın. Sadece arkanıza yaslanın ve izleyin...

12 Aralık 2011 Pazartesi

2011 Turkcell Blog Ödülleri'nde Finaldeyiz


Futbol Sandığı, 2011 Turkcell Blog Ödülleri yarışmasındaki ilk etabı başarıyla geride bıraktı. 

Spor blogları kategorisinde halk oylaması sonucunda ilk 10 blog arasına girmeyi başardık. Bundan sonraki adımda, seçilen jüri üyeleri değerlendirecek. Bize buraya kadar destek veren herkese çok teşekkür ediyoruz.

Yarışmanın tüm kategorilerinde finale kalan blogların listelerini görüntülemek için buraya tıklayabilirsiniz. Hepimiz buraya kadar üzerimize düşeni yaptık. Bundan sonrası için, "Şimdi jüri düşünsün!" diyoruz :)


9 Aralık 2011 Cuma

Real Madrid - Barcelona / El Clasico



Beklenilen an geldi çattı. Dünyanın en iyi iki futbol takımı, son yıllardakinin aksine bir tarafın favoriliği söz konusu değilken oynayacak ve bu durum heyecanımızı bir kat daha arttırıyor. Ülkemizdeki saçma sapan futbol ortamı ve oynanan çok kötü maçlardan sonra, klişe tabirle "ilaç gibi" gelecek bu maç.

Dediğimiz gibi bu maçın favorisi yok. Hatta zorla bir favori yaratmak gerekirse Real Madrid'i bir adım öne koymak durumundayız. Zira 1 maçı eksik olmasına rağmen rakibinin 3 puan önünde. Aldıkları puandan ziyade oynadıkları oyun da fazlaca tatmin edici bu sene.



Barcelona ise iç sahada esip kavursa da dış sahada istediği ritmi yakalayamadı. Belki de en zor dış saha maçına çıkacaklar ama belki de bu zorluk, onların gerçek karakterini yansıtmaları için fırsat yaratabilir.

Karanka'nın açıklamalarına göre Real Madrid yine bir sistem değişikliği yaparak; geçen sene onlara Kral Kupası'nı kazandıran(Barcelona'yı geçmişlerdi) dizilişe dönecek. 4-3-3 ile sahada yer alacak Başkent ekibi.

Barcelona ise daha fazla orta saha oyuncusu ile sahada yer alacak son haberlere göre.

Biraz istatistiki bilgiler verelim. Real Madrid son 11 Barcelona maçında sadece 1 kere kazanabilmiş. 7 maçı Barcelona almış, 1 maç berabere bitmiş. Son 8 lig maçının da 6'sı kazanılmış Barcelona tarafından. Messi Barnebau'da oynadığı son 5 maçta 7 gol atmış. Barcelona 11 golle ilk 15 dakikada en çok gol atan takım. Real Madrid 10 golle son 15 dakikada en çok gol atan takım...

Muhtemel 11'ler ile veda edelim ve muhteşem geceyi bekleyelim...



23.00'da başlayacak maçı, NTV Spor'dan takip edebilirsiniz...

6 Aralık 2011 Salı

Unutulmaz İkililer / Kenny Dalglish - Ian Rush


Uzunca bir süre ara vermiştim bu seriye. Ancak her zaman aklımın bir köşesindeydi ve Dalglish-Rush ikilisinden bahsetmeden geçmek içime sinmeyecekti. 

Ada futbolunun bana göre en önemli ikilisini anlatmaya başlarken, onları bir araya getiren şeyin Liverpool sevgisi değil, kader olduğunu söylersem çok da hata etmiş sayılmam. Hoş, hayat boyunca yaşadığımız ya da karşımıza çıkan olayları kadere bağlamayı pek fazla tercih eden bir insan değilim ancak böyle mucizeleri de es geçmemek lazım. Ian Rush ve Kenny Dalglish'in ortak noktaları, başarıya mecbur oluşları dersek, fazla da yanılmış sayılmayız. Dalglish, Glasgow Rangers taraftarı bir gençken
şehrin diğer yakasındaki ezeli rakip ve hatta belki de ebedi düşman Celtic formasıyla kariyerine yön vermiş, Rush da Everton fanatiği bir genç olarak, ailesini pek de parlak olmayan ekonomik durumu nedeniyle, belki de en başta hiç istemeden Liverpool'a transfer olmuş ve kırmızıların efsanelerinden birisi olmuştu. 


Bu efsane ikiliyi anlatmaya Kenny Dalglish'ten başlayalım. Dalglish'i 1977 yılında Liverpool'a taşıyan yetenek, onun yıllarca formasını giydiği ve Ada futbolunun en önemli fenomenlerinden birisi haline geldiği Celtic formasıyla kendisini göstermeye başlamıştı. Celtic'in uzunca süre satmamak için uğraştığı Kenny Dalglish, bir diğer Liverpool efsanesi Kevin Keegan'ın 500 bin pound karşılığında Hamburg'a gitmesinin ardından, İngiltere yolunu tutmuş ve 440 bin poundluk bedeliyle Ada'nın en pahalı transferlerinden birisine imza atmıştı. King, Liverpool'a Celtic formasıyla çıktığı 269 maçta 167 gol atmış futbolcu apoletiyle geliyordu. Bu transferin Liverpool tarihi için ne kadar önemli olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Zira Liverpool, Kenny Dalglish'in kulüpte oyuncu ya da menajer olarak görev aldığı 17 yıllık dönemde sayısız başarı kazanacaktı.


1980 yılında, Kenny Dalglish Liverpool formasıyla harikalar yaratırken, takımın hücum hattına 19 yaşında bir Galli genç transfer ediliyordu. İlk yılında takıma bir türlü giremeyen, hatta kendi ifadesine göre soyunma odasında ağzından tek kelime bile çıkmayan Rush, daha sonra menajer Bob Paisley ile yaptığı konuşmanın ardından ceza sahası içinde daha bencil olması tavsiyesini aldıktan sonra bir anda kimlik değiştiriyordu. Bu uzun boylu bıyıklı genç, bir anda ceza sahasında ortalığı birbirine katar olmuştu. Her yerden, her şekilde ve iki ayağıyla da çok etkili vuruşlar yapıyor, inanılmaz gollere imza atıyordu. İlk dönemler Dalglish'le birbirinin alternatifi olarak oynatılan Rush, bir maçta mecburen Dalglish'le birlikte oynayınca ikili arasındaki uyum da ister istemez kendisini göstermeye başladı. Rush, o kadar benimsenmişti ki, Liverpool tribünleri, efsanevi grup The Smiths'in "Big mouth strikes again" isimli şarkısını Rush'ın burnuna gönderme yaparak "Big nose strikes again" şeklinde düzenlemişti.

En başarılı dönemlerini 1982-83 sezonunda yaşayan ikili, o sezon rakip fileleri toplamda 50 kez havalandırmayı başarıyordu. Artık Liverpool tribünlerinin efsanesi olan Keegan-Toshack ikilisinin pabucu dama atılmıştı. Kenny Dalglish ve Ian Rush'ın ortaklığı, yıllar sonra bile Ada futbolunun gördüğü en iyi ikili olarak lanse ediliyordu. Ian Rush, Liverpool forması giydiği maçlarda toplam 229 gole imza atarken, Kenny Dalglish de 118 kez topu filelere gönderiyordu. İkilinin kusursuz ortaklığı, birlikte oynadıkları dönemde Liverpool'a beş Premier Lig, bir Şampiyonlar Ligi, iki FA Cup ve dört adet de Lig Kupası kazandırdı. 

4 Aralık 2011 Pazar

Hüseyin Göçek'le Sıvama Sanatı


Bugün yine bir hakem faciasına şahit olduk. Normalde hakem ne kadar kötü olursa olsun, bir takım yeterince iyi oynarsa rakibini hakeme rağmen de olsa yenebilir diye düşünen bir insanım. Mesela Galatasaray'ın birkaç hafta önce Gaziantepspor'a yenilirken hakemin hatalarına rağmen bu mağlubiyeti hak ettiğini yazmıştım. Ancak bugün çok başka bir şey yaşadık.

Antalyaspor'la Karabükspor arasında oynanan maçta, Hüseyin Göçek'in klasikleşmiş maçlarından birini izledik. Bir hakem maçın önüne nasıl geçebilir, sonuca nasıl tesir edebilir, hepsini Hüseyin Göçek'te gördük. Normalde oyunda Antalyaspor'un da
Karabükspor'un da üstünlüğü yoktu. Hatta Karabükspor, içinde bulunduğu durumun da etkisiyle kırılgan bir görüntü veriyordu. En ufak bir kıvılcım, maçı Karabükspor'a getirebilecekken, yine aynı ufaklıkta bir terslik de yenilgiyi kaçınılmaz kılacaktı. Hakemin sayesinde gayet devasa bir terslikle karşı karşıya kaldık. 

Geçtiğimiz sezon, Sivasspor-Karabükspor maçında yine Karabükspor aleyhine yine ceza sahası dışında gerçekleşen harekete yine penaltı çalan Hüseyin Göçek, bugün de Antalyaspor'a çaldığı penaltıyla bu konudaki istikrarını sürdürdü. Danilo Nikolic'in Ali Zitouni'yi ceza sahasının dışında yere indirişi net fauldü. Ancak buna penaltı çalabilmek, ya ileri derecede göz bozukluğunu ya da katıksız art niyeti gerektirirdi. Üzerine bir de kırmızı kart, kelimenin tam anlamıyla tüy dikti. Nikolic orada son adam değildi ancak verdiği penaltıyla sıçan Hüseyin Göçek, kırmızı kartı göstererek sıvama işlemine girişti. Bugünkü maçtan sonra kimse "hakem de hata yapar" demesin. Bu hakikaten de hatanın ötesinde...

Not: Fotoğrafı Kırmızımavi.org'tan aldım. Emre'nin ellerine sağlık...

2 Aralık 2011 Cuma

Euro 2012 Grupları'na Genel Bakış


Bu turnuva oynansın diye sokak hayvanlarını canlı canlı katleden zihniyetin ....... diyoruz en başta ama nihayetinde futbol bloguyuz ve bugün bu hassasiyetleri taşısak bile turnuva geldiğinde maçları takip edeceğimizi biliyoruz... Maalesef. Henüz isyan edecek kadar olgunlaşamadık ve her şeyin çok çabuk unutturulduğu bir ülkede yaşamaya alıştık... Hem hayvanlar kendi rızalarıyla öldürülmüştür, bizim ülkede böyle bu işler...

Türkiye'nin playoff sonucu Hırvatistan'a elenerek gidemediği şampiyonaya katılacak 16 takımın yer aldığı gruplar belli oldu. B grubu "ölüm grubu" denen cinsten. A grubu ise izlenilecek gibi değil...

Genel değerlendirmeleri turnuva yaklaşınca ve kadrolar açıklanınca yaparız. Bu bir girizgah olsun...


A Grubu: Polonya, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Rusya

Bu grupta ev sahibi Polonya ilk torbadan geldi. Diğer takımların ortak özelliği ise savunmalarıyla kendilerini var etmeleri. Öncelikle gol yememeyi düşünüyor bu grupta yer alan tüm takımlar. 2. torbanın en zayıf halkası Rusya'nın bu gruba gelmesi, güç dengelerinin birbirine yakın olmasını da sağladı. Ev sahibi Polonya en zayıf takım görüntüsünde elbette ama ev sahibi takımların turnuvalarda genelde ilerleyebildikleri aşikar. 2008 Avrupa Şampiyonası'nda gösterdiği performans(teknik direktör Hiddink ile) Rusya'yı bir adım öne çıkarıyor. Rusya ve Yunanistan favoriler...

B Grubu: Hollanda, Danimarka, Almanya, Portekiz

Abuk sabuk statülerden dolayı; Almanya, Portekiz ve Hollanda üçlüsünden en az birini belki de ikisini gruplardan sonra izleyemeyeceğiz. Ukrayna ve Polonya'nın ev sahibi olmaları onları niye 1. torbaya atıyor anlamak mümkün değil. Dünyanın en iyi 2. ve 3. milli takımları bu abukluk yüzünden aynı grupta yer alıyor. Sadece kadro kalitelerine ve oyun yapılarına bakacak olursak; Almanya ve Hollanda bu gruptan çıkar diyebiliriz ama bu turnuvalarda her zaman gördüğümüz ekstra performanslar ve sürprizler dolayısıyla bu iki takım da dışarda kalabilir. Oyunu komple oynayan iki takım(Almanya ve Hollanda), hücum yönü kuvvetli bir takım(Portekiz) ve savunma yönü kuvvetli bir takım(Danimarka) ile her maç her sonuca gebe... Umarım Almanya tökezlemez...

C Grubu: İspanya, İtalya, Hırvatistan, İrlanda

Grup dediğin böyle olur. Sürpriz de böyle gruplardan çıkar. Herkes hakettiği torbadan gelmiş, şeker gibi bir grup oluşmuş. İspanya böyle devam ederse liderliği bırakmaz gibi duruyor. Ben Hırvatistan'ın İtalya'yı saf dışı bırakabileceğini düşünüyorum. Ama yazının başında da dediğimiz gibi kadroları görmek, performansları incelemek gerekecektir sağlıklı yorumlar yapabilmek için. Benim sürpriz beklentimin kaynağı ise Trapattoni'nin İrlanda'sının kısır İtalya'yı kilitleyebileceğine olan inancım...

D Grubu: Ukrayna, İsveç, İngiltere, Fransa

Bu grupta saçma sapan statüye rağmen normal bir dağılımla oluşmuş gibi duruyor. İngiltere grubun favorisi konumunda. Diğer 3 takım için İsveç'in Ukrayna ve Fransa'nın bir adım gerisinde olduğunu söyleyebilirim. Fransa ve Ukrayna'yı eşitleyen durum ise Ukrayna'nın ev sahibi avantajını kullanabilecek olması...