20 Mart 2012 Salı

Premier Lig'in Eşiğinde

 "Wembley'deki maçı her gün kafamda yeniden oynuyorum ve şutumun her defasında tekrar direkten dönmesi beni kahrediyor. Şimdi elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bu takımın Premier Lig'e çıkması için ne yapabiliyorsam yapacağım. Daha önce biri Wembley'de olmak üzere play-off maçlarını iki kez kaybettim. Bu benim içimde bir yara açtı. Sadece çocukları Premier Lig'e taşımak istiyorum. Eğer bu olursa, bir rüya gerçekleşmiş olacak ancak şu anda tek yapabileceğimiz, bir sonraki maça odaklanmak"


Championship'te son on maçta yenilmeyip bunların dokuzunu kazanan ve Southampton'ın ardından ikinci sırada yer alan Reading'in orta saha oyuncusu Jem Paul Karacan'ın sözleri bunlar. Geçen sene Premier Lig'e çıkma yolunda Wembley'de
Swansea ile oynanan ve Reading'in 4-2 kaybettiği maçta bir şutu direkten dönen Jem Paul Karacan, bu sezon belli ki aynı şeyi yaşamak istemiyor. Geçtiğimiz hafta sonu oynana Barnsley maçında attığı iki golle takımını sürüklemesi de bunun bir göstergesi olsa gerek. 

Reading'in son dönemde gösterdiği başarılı performans, takımın Premier Lig özlemine bu sezon son vereceğinin habercisi gibi görünüyor fakat A2 Milli Takımı'nın son maçı için kadroya dahil edilen Karacan doğal olarak temkinli. "Kimse oynamadığı için şikayet etmiyor. İyi bir şey yaptığınızda herkes sırtınızı sıvazlıyor. Başarısız olduğunuzda da destek oluyorlar. Bu takımın bir parçası olmak çok güzel. Fakat henüz hiçbir şey yapmadık. Önümüzde dokuz maç daha var. Cumartesi günü takımın ikinci yarıdaki performansı çok iyiydi ve bunu devam ettirmemiz lazım" şeklindeki sözleri de takıma olan inancının ve buna rağmen işleri ne kadar sıkı tuttuğunun göstergesi diyebiliriz. 

Özellikle son iki üç sezondur Championship'te önemli işler yapan ve Türkiye'deki büyük takımların dikkatini nasıl çekmediğini bir türlü anlamadığım Karacan, bakalım takımını bir üst lige taşıyabilecek mi...

17 Mart 2012 Cumartesi

Özlenen Futbol, Yetmeyen Skor / Fenerbahçe:2 Galatasaray:2


Herhalde bu maçtan böylesine keyif alacağımız, böylesine heyecanlanacağımız daha önceden bize söylenseydi, çoğumuz inanmazdık. Son yıllarda sadece gerginlikle anılan Fenerbahçe-Galatasaray maçı, bu sene bildik gerginliğinin yanına zevkli futbol da eklenmiş şekilde karşımıza çıktı.

Maça iyi başlayan taraf Fenerbahçe'ydi. Aykut Kocaman'ın bu tarz maçlarda erken gol bulmak istemesine alışmıştık. Bugün de böyle oldu ve o erken gol geldi. Fenerbahçe'nin ilk 15 dakikada Moussa Sow ve Alex'le bulduğu iki fantastik gol, ilerleyen dakikalarda gelecek başka gollerin de habercisiydi. Bu 15 dakika boyunca, Fenerbahçe kusursuza yakın oynadı diyebiliriz. Galatasaray'a orta sahada pas fırsatı vermediler. Selçuk ve Melo'nun etkisizliği ve savunmaya da katkı yapamamaları nedeniyle ev sahibi tarafın üstünlüğünde geçen bir periyot izledik. 

Ancak 2-0'dan sonra işler değişti. Skorun da etkisiyle Galatasaray topla daha fazla oynamaya, Fenerbahçe de oyunu rölantiye alıp rakibini karşılamaya başladı. Ancak Fenerbahçe'nin bu taktiği biraz fazla abarttığını düşünüyorum. Oyunu soğutayım, tempoyu düşüreyim derken çok fazla geri çekildiler ve baskı yediler. Özellikle 25. dakikadan sonra çok sağlam bir Galatasaray baskısı izledik. Bu oyun, tam da Fatih Terim'in istediği cinstendi. Rakibin geri çekilmesiyle birlikte Selçuk ve Melo da hücuma
daha rahat katkı sağlar oldular. Bilhassa Selçuk İnan'ın Necati ve Elmander'e attığı derin paslar, Fenerbahçe savunmasının tüm dengesini bozdu. Necati ve Elmander, ceza sahası etrafında aldıkları topları iyi dağıttılar. Tabii bu durumda sarı lacivertli oyuncuların faul yapmaktan kaçınması ve bu oyuncuları rahat bırakması da etkiliydi. Selçuk'un frikiklerine karşı belli ki uyarılmışlardı. İlk yarı bitmeden Elmander'in attığı gol, Galatasaray'ın maça olan inancını arttırdı. 

İkinci yarıya başlarken, Fenerbahçe biraz daha toparlanmış göründü. İlk yarının son 20 dakikasında yerinden kımıldayamayan takım, oyunu biraz olsun Galatasaray yarı sahasına atmaya çalışıyordu. En azından kendi ceza sahalarına gömülmediler. Ancak dakikalar geçtikçe Galatasaray'ın fizik kalitesi üstünlüğünü gösterdi ve oyun tekrar Fenerbahçe yarı sahasında oynanmaya başladı. Aykut Kocaman'ın orta sahada yorulan Cristian-Emre ikilisine yapması beklenen dokunuş gerçekleşti ve oyuna Selçuk Şahin girdi. Ancak herkes Emre'nin çıkmasını beklerken, kendisini oyun dışında bulan isim Miroslav Stoch'tu. Bu değişiklik, akıllara ilk yarıdaki maçı getirdi. Fenerbahçe o maça da üç defansif orta sahayla başlamış ve 3-0 yenik duruma düşmüştü. Galatasaray ceza sahası çevresinde top hakimiyeti sağlayan ve tehlikeli pozisyonlar yaratma potansiyeli taşıyan Stoch'un çıkması, en uçta atılan uzun pasları toplayan ve takımın nefes almasını sağlayan Moussa Sow'un da sol açığa geçmesiyle birlikte Fenerbahçe iyiden iyiye zor durumda kaldı. Sarı lacivertli savunmadan ileriye gönderilen her top duvara çarpıyordu adeta. Bu değişiklikler, Aykut Kocaman'ın oyunu okuma bakımından sınıfta kaldığının göstergesi oldu. 

Galatasaray, yakaladığı bu orta saha üstünlüğüyle boğucu bir baskı kurdu. Bu baskıda Fenerbahçe kalecisi Volkan Demirel'in de payını unutmamak lazım. Volkan, hızlı başlatmak istediği akınlarda attığı anlamsız uzun toplarla neredeyse 10 topu Galatasaray orta sahasına teslim etti. Galatasaray'ın golü "ben geliyorum" demişti anca geciktikçe gecikiyordu. Derken maçın iyilerinden olan Hakan Balta, skoru 2-2'ye getirdi. Son anlarda direkten dönen top da Fenerbahçe'nin şansıydı diyebiliriz.

Maçta öne çıkan oyuncular, hiç şüphesiz ki Galatasaray'dan Elmander ve Selçuk İnan, Fenerbahçe'dense Yobo oldu. Galatasaray, kazanabileceği bir maçta puan kaybetti bugün. Bu bakımdan asla tatmin edici bir puan değil. Öte yandan play-off öncesi puan farkının korunması bakımından beraberlik güzel sonuç. 

Bir de işin vandallık boyutu var. Daha önce Erik Gerets'in başına gelenler, bugün de Hasan Şaş'la Fatih Terim'in başına geldi. Fenerbahçe taraftarının bu anlamda kendini geliştirdiğini söyleyebiliriz. Daha önce tek kişiye yaptıklarını bugün iki kişiye yapmayı başardılar. O bölgede olan bitenin bir cezası vardır elbet. Merakla bekliyoruz o cezanın ne olacağını... Muhtemelen yine sadece kadın ve çocukların gireceği bir maç izleyeceğiz. Sonra da ne yapıldığı, neden o cezanın alındığı unutulacak ve "maçımızı 50 bin kadın izledi, heyooo aslan kadınlarımız" tadında hamasi böbürlenmeler izleyeceğiz. Oysa marifet, o stadın ceza almamasını sağlamakta, işin o tarafını unutacağız...

14 Mart 2012 Çarşamba

Eski Dostlar Karşı Karşıya


Biz cumartesi günkü Fenerbahçe - Galatasaray derbisine kilitlenmişken bir güzel maç da Almanya'da oynanacak. Bundesliga'nın son şampiyonu Borussia Dortmund'un Werder Bremen'i konuk edeceği maçta geçen sezon Nürnberg forması altında omuz omuza mücadele eden İlkay Gündoğan ve Mehmet Ekici de karşı karşıya gelecek.

İlkay Gündoğan'ın formasını giydiği Borussia Dortmund, 26. haftaya girilirken ikinci sıradaki Bayern Münih'in beş puan önünde yer alıyor. Sezon başından bu yana bekleneni veremeyen İlkay Gündoğan, her ne kadar son haftalarda biraz kıpırdanma içinde olsa da maça büyük ihtimalle yedek kulübesinde başlayacak.

Werder Bremen'de ise hedef sezonu ilk altı sıra içerisinde bitirip Avrupa kupalarına katılım şansı elde etmek. Yeşil beyazlıların formasını giyen Mehmet Ekici de aynı geçen sezonki takım arkadaşı İlkay Gündoğan gibi sıkıntlı bir futbol yılının içinde. Yeni Mesut Özil olması umuduyla tam beş milyon avro karşılığında Werder Bremen'e transfer edilen Ekici, henüz kimseyi tatmin edebilmiş değil. Zaten Ekici'nin bu beş milyonluk maliyeti de başına bela oldu desek yeridir. Türkiye'de yarım sezon futbol oynamış toy yıldız adayları için kapı 7-8 milyonlardan açılırken, Bundesliga gibi Avrupa'nın en önemli birkaç liginden birinde Mehmet Ekici'ye verilen 5 milyon ciddi şekilde sorgulanıyor. 

Ancak Mehmet Ekici için işler son günlerde düzelme emaresi gösteriyor. Werder Bremen'in Hannover 96'yı 3-0 yendiği son lig maçının 18. dakikasında sakatlanan Marko Marin'in yerine oyuna dahil olan 21 yaşındaki futbolcu, özellikle kullandığı etkili duran toplar sayesinde iki golün pasını verip diğer golde de hazırlayıcı olarak rol oynayınca bir anda kıymete bindi. Marko Marin'in devam eden sakatlığı, bu durumla birleşince Mehmet Ekici'ye Borussia Dortmund karşısında ilk 11 fırsatı da doğmuş oldu. Sezonun en zor zamanları olan bu dönemde Mehmet Ekici gibi bir oyuncunun takıma katkı vermeye başlaması, teknik direktör Thomas Schaaf'ı da rahatlatacak hiç şüphesiz. Zaten Schaaf da "Bu şekilde devam etmesini umuyorum. Böyle aksiyonları iyi yapıyor. Bu durum, onun öz güvenini de arttıracaktır" diyerek Mehmet'ten umutlu olduğunu gösterdi. 

Cumartesi saat 20:00'daki Fenerbahçe - Galatasaray derbisi başlamadan önce, saat 16:30 sularında oynanacak Borussia Dortmund - Werder Bremen maçı hiç şüphesiz ki güzel bir alternatif olacaktır. Akşam heyecanın doruk yaptığı dakikalara gelmeden, keyifli ve çekişmeli geçecek olan bu maçı kaçırmamak lazım. 

6 Mart 2012 Salı

Tunuslu Popescu / Riadh Bouazizi


2000'li yılların ilk yarısında ligimizde önemli yer edinmiş oyuncuların arasındaydı Riadh Bouazizi. Kendisinin sayesinde 2000'li yılların da artık nostaljik olmaya başladığı gerçeği yüzümüze çarpılıyor. Çoğumuz onu hayal meyal hatırlıyoruzdur. Hatta unutan da çoktur ancak bu durum Bouazizi'nin ülkemizde tam yedi sene forma giydiği gerçeğini değiştirmez.

Kabarık saçlarıyla sahada ilk ayırt edilenlerden birisiydi her zaman. Savunmanın ortasında veya ihtiyaca göre orta sahada ön libero olarak oynayabiliyordu. Topla arası iyiydi. Soğukkanlıydı. Lige değer katan oyuncular arasındaydı. Anadolu takımlar ile
büyükler arasındaki mesafeyi kısaltan köprülerden birisiydi. Futbol görüşü ve oyunu geriden kurma özelliği sayesinde Galatasaray için bir dönem Popescu hangi role koyuluyorsa, Anadolu takımları için de Bouazizi aynı işlevi görüyordu.

Riadh Bouazizi'nin 2000 yılında Bursaspor'a transfer olarak açtığı Türkiye kariyerinin, böylesine uzun soluklu ve başarılı geçeceği herhalde kendisinin dahi aklından geçmemişti. Bursaspor'da iki sezon oynadıktan sonra asıl çıkışını yapacağı Gaziantepspor'a transfer oldu. Burada 2005'e kadar 90 civarında maça çıktı. Romashenko, Jaziri, Hasan Özer, Bülent Bölükbaşı ve Lazarov gibi oyuncularla birlikte Gaziantepspor için unutulmaz bir döneme imza attı. 

Çoğu futbolsever, onu Gaziantepspor formasıyla UEFA Kupası maçında Fransız Lens takımına attığı o müthiş golle hatırlıyor olabilir. Ancak Bouazizi, Türkiye'deki kariyerinin haricinde Afrika'nın da önemli oyuncularından birisiydi. Tunus milli takımı formasını tam 83 kez giymişti ve bu formayla 1998, 2002 ve 2006'da olmak üzere tam üç kez Dünya Kupası'na katılma başarısı göstermişti. Bu, bizim "dünya yıldızı" diye tabir ettiğimiz oyuncularımızı solda sıfır bırakacak bir özellik başlı başına. Ayrıca 2004 yılında Afrika Kupası'nı kazanan takımın da bir parçasıydı. 

1973 doğumlu olan Bouazizi, 2005 yılında Kayseri Erciyesspor'un yolunu tuttu. Burada da 2007'ye kadar kaldıktan sonra sessiz sedasız Türkiye'den ayrıldı ve ülkesi Tunus'a dönerek 2010 yılında futbolu bırakacağı CA Bizertin takımına transfer oldu. Kim ne derse desin, Kuzey Afrikalı futbolculara Türkiye'de bu kadar çok güvenilmesini sağlayan isimlerin başında gelir Bouazizi. Belki eskiden de o coğrafyadan çeşitli oyuncular Türkiye'de oynamıştır ancak Bouazizi'yle birlikte bu sayı daha da artmıştır. Bu bakımdan Bouazizi'nin Türk futbolu için önemi sanılandan büyüktür.