21 Ekim 2012 Pazar

Sabır Taşı Çatlamak Üzere / Eskişehirspor:5 Karabükspor:2


Karabük'te sabır taşının çatlaması yakındır. Bugünkü maç da sabırları zorlayacak cinstendi zaten. Şanssızlık mı? Direkten dönen iki topu düşününce muhakkak şanssızlık da var ancak konuşulması gerekenler çok daha ciddi ve somut.

Maçtan önce Eskişehirspor'u tanıtmak için KırmızıMavi'de yazdığım yazıda (yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz) rakibin hücum aksiyonlarından bahsederken orta saha oyuncularını, özellikle de Alper ve Tello'yu sürpriz adam olarak sık sık savunma arkasına sarkıttıklarını yazmıştım. Bugün, maçı kopartan ilk üç gol bu şekilde geldi. İlk üç gol hemen hemen birbirinin kopyası gibiydi. Alper Potuk, savunma arkasında Erkan Zengin'in ara pası sayesinde topla buluştu ve ikisinde asist, birisinde de golle skoru
getirdi. Bu aksiyona karşı maç öncesinde önlem alınamamış olunabilir. Ancak bir teknik direktörün görevlerinden biri de maçı izlerken bazı şeylere önlem alabilmektir. Skibbe, bugün takımın yediği birbirinin aynısı olan üç golü aynı tribünden izler gibi izlemiştir ve bu bir teknik direktörlük zaafıdır.

Goller, Karabükspor savunmasının kolektif yanlışlarından geldi sonucuna varabiliriz ancak bu, savunmadaki bazı oyuncuların bireysel olarak da aksadığı gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle Erdem Özgenç ve Sanel Jahic, savunmanın sağ tarafını kötürüm bıraktı desek yeridir. Jahic'in sakatlıktan yeni çıkmış olması onun için bir mazeret olabilir (kabul edilir bir mazeret olup olmadığı tartışılır) ancak Erdem'in bu ruh gibi olan görüntüsünün bir mazereti yok. Yani Erdem'e hesap sorsan "abi nargileden dolayı" diye bir cevap verebilir, ama bu da doğal olarak bir mazeret değil, itiraf olur olsa olsa... Bu ikilinin yerine oynayabilecek diğer isimler ise Uğur Uçar ve Muhammet Özdin (A2 takmın yıldıız Deumi'yi saymıyorum şimdilik). Uğur da Erdem'in nargile arkadaşı olduğu için o da sıkıntıda. Ki haftalardır ortada yok. Kadroya giremiyor. Sakatlığı vardı bir ara ama atlatmış olmalı. Atlatamadıysa kendisine bakmadığından olsa gerek. Muhammet ise 34 yaşın olgunluğuna yine 34 yaşın ağırlığını eklemiş halde. Olmuyor... Devre arası mutlaka takviye şart. 

Takımın orta sahasında da derin sorunlar var aslında. Bugün kaptan olarak sahaya çıkan Birol Hikmet, takımın bir alt ligde oynarken de formasını giyen oyunculardan. Şu anki kapasitesiyle bir Süper Lig takımında ancak iyi bir yedek olur ancak Karabükspor'da banko oynuyor. İlk yarıda bütün serbest vuruşlarda topun arkasına geçti ancak hiçbirinde arkadaşlarına gol pozisoynu hazırlayamadı. "Kafa vuran çıkmazsa direkt kaleye gitsin mantığıyla vurmaya çalıştı ancak bu konuda da yeterince becerikli değildi. Hoş, o olmadığında da duran topların etkili(!) ismi Erdem geçti topun başına. Dolayısıyla birçok serbest vuruş heba oldu. Oysa özellikle ilk yarının genelinde Karabükspor çok baskılı oynuyordu. Eskişehir, ilk yarıyı 2-1 önde kapatırken elindeki kaliteli hücum oyuncularının faydasını gördü. İkinci yarıda ise özellikle Erkan Zengin ve Alper Potuk'un mükemmek oyunlarıyla oyunu kopardılar. Eskişehirspor Necati, Erkan ve Kamara gibi ligin üst düzey hücumcularına sahipti ama Karabükspor da bir o kadar sıkıntılıydı bu bölgede. Takımdaki gol vuruşu yapacak oyuncu eksikliği kendisini bir kez daha gösterdi. Devre arasında golcü alınmasının zorunluluğu da ortaya çıktı. 

Bugün Cernat'ın oynamaması Karabükspor için büyük dezavantajdı ancak Lomana LuaLua da Cernat'ın yerini gayet iyi doldurdu. Takım belki beş gol yedi ancak LuaLua oyuna ağırlığını koymayı başardı. Onun oyununu skordan bağımsız düşünmek gerek. Önünde iyi bir golcü olsa çok başka olabilirdi her şey. 

Michael Skibbe'ye de değinmek lazım. Muhtemelen takımdaki ilk değişiklik o olacaktır. Bu şekilde nereye kadar gidebileceğini kestirmek güç. Yönetim onu takımın başında tutacağını iddialı bir şekilde dile getiriyor ancak ben onların da sabrının zorlandığını tahmin ediyorum. Bugün skor 4-1'ken oyundan hücum oyuncusu Juju'yu çıkarıp savunma oyuncusu İshak'ı almasını kimse bana anlatamaz. Beşinciyi yemeyelim diye almışsa, onu da başaramadı, takım beşinciyi de yedi. Kaldı ki böyle bir kaygıya gerek yoktu. Skibbe'de müthiş bir özgüven kaybı var bu sezon. Bu takımın düzelmesi 2-3 takviye ve teknik direktörün becerisiyle olur. Bu beceriyi ya Skibbe gösterecek ya da başka bir hoca. Bunu zamanla göreceğiz.

11 Ekim 2012 Perşembe

Sırf Gurbetçi Diye Umut Bağlananlar / Vol.3

Blog yazılarına iş dolayısıyla mecburen ara verince, haliyle bu seriye de uzunca bir ara vermek zorunda kalmıştım. Şimdi hazır fırsatını bulmuşken, gurbetçi diye umut bağlanmasına rağmen bekleneni bir türlü verememiş iki futbolcudan daha bahsedelim dedim. 



Ufuk Talay, tam 6,5 sezon boyunca Galatasaray'ın kontratlı futbolcusu olarak kadroda yer aldı. 1976 doğumlu oyuncu, 1995-96 sezonunda Graeme Souness döneminde Avustralya U20 milli takımı forması giyerken büyük umutlarla Galatasaray'a transfer edilmişti. Souness döneminde Galatasaray orta sahasında yaşına rağmen yeterli şansı buldu diyebileceğimiz Ufuk, sonraki sezonlarda tecrübe kazanması amacıyla sırasıyla Antalyaspor, Karabükspor ve Bursaspor'a kiralık olarak verildi. Yetmedi
, 2001-2002 sezonunda Fransa 2. lig ekibi Nimes'e de kiralandı.

Aradan geçen 6,5 senenin ardından, sarı kırmızılı takımın formasını giyemeyeceğine kanaat getirilince bonservisiyle birlikte Gaziantepspor'a transfer oldu. Sahadaki futbolundan çok sarı saçlarıyla dikkat çeken Ufuk Talay, geride kalan yıllarda topu topu 28 maçta Galatasaray forması giyebilmiş ve yalnızca bir gole imza atabilmişti. Gaziantepspor'da iki sezonda 15 kez forma giyebilen Ufuk, bir süre de Mersin İdmanyurdu'nda oynadıktan sonra 2005 yılında Avustralya'ya dönme kararı aldı. Sydney FC'ye transfer olurken, "tekrar göz önünde olmak ve milli takım forması giymek istiyorum" diyordu. Verdiği karar onun için doğru karardı. 2005-2006 sezonunun sonlarına doğru ağır bir diz sakatlığı geçirse de Sydney FC'de başarılı bir dönem geçirdi. Takımın saygın oyuncularından birisiydi ve Asya Şampiyonlar Ligi'nde takımıyla başarılı sonuçlar almaya başlamıştı. Derken, 2007-2008 sezonunda 31 yaşı bitmişken kariyerinde ilk kez Avustralya Milli Takımı'na çağrılmıştı ancak ne yazık ki forma giyme şansı bulamadı. 

Avustralya'nın yetiştirdiği ve bir dönem ülkemizde de forma giymiş olan önemli futbolculardan Josip Skoko, Ufuk Talay'dan bahsederken "Avustralya Milli Takımı'nda hiç oynamamış olan en iyi futbolcu" tabirini kullanır. Sydney FC'nin ardından bir süre Japonya 2. Ligi takımlarından Avispa Fukuoka'da oynayan Talay, daha sonra yine Okyanusya'ya dönerek North Queensland Fury forması giydi. 2011 senesinde ise Sydney FC forması giyerken futbolu bıraktı. Ufuk Talay, şu anda Sydney United ve Avustralya Spor Enstitüsü Futbol Programı'nda yardımcı antrenörlük yapıyor.


Madem, Avustralya'ya uğradık, oradan devam edelim ve Trabzonspor'un 1998-1999 sezonunda transfer ettiği 1978 doğumlu savunma oyuncusu Tansel Başer'i hatırlayalım. O dönemde Avustralya U20 milli takımı forması giyen Tansel, South Melbourne takımından transfer edilmişti. Ancak bu transferde bir terslik vardı. Genç oyuncu, yabancı statüsünde oynuyordu ve o dönemde Trabzonspor Tansel'i takımdan ayrılan tecrübeli savunma oyuncusu Karel Rada'nın yerini doldurması için transfer etmişti. Tabii Tansel'in bu boşluğu doldurabilmesi, Trabzonspor için boş bir umuttan ibaretti. 

Trabzonspor'da hayal kırıklığına uğrayan genç Aussie, 2000 yılından itibaren sırasıyla Vanspor, Ofspor, Akçaabat Sebatspor ve Erzurumspor formalarını giydikten sonra Türkiye'de son olarak Kırıkkalespor formasını giydi ve Avustralya'ya dönme kararı aldı. 2006 yılında eski takımı South Melbourne takımına döndü ve bu takımda geçirdiği bir sezonun ardından Anadoluspor olarak da bilinen, kadrosunda birçok gurbetçi oyuncuyu da bulnduran Hume City formasını giydi. Hume City'de daha önceki kariyerinin aksine orta saha olarak oynayan ve takımın kaptanı olarak taraftarın büyük sevgisini kazanan Tansel Başer, takımın başına Yasin Özdenak'ın gelmesiyle birlikte yaşadığı şanssız sakatlık sebebiyle yeni hocasıyla çalışma fırsatı bulamadan futbolu bırakmak zorunda kaldı.


90'ların ortalarında adı Galatasaray'la transfer söylentilerine karışan ofansif orta saha oyuncusu Murat Salar, Türkiye'ye adımını 1996 yılında Werder Bremen'in yedek takımından Bursaspor'a transfer olarak attı. Mısırlı anne ve Türk babanın 1976 doğumlu oğlu olan Murat, o dönemler Türkiye U18 milli takımında forma giymiş olsa da, ilerleyen dönemde Mısır Milli Takımı'nda birkaç kez forma şansı bulmuştu diye hatırlıyorum. 

Almanya'da dünyaya gelen gurbetçi, bir sene Balıkesirspor'da kiralık olarak oynadıktan sonra Hertha Berlin II formasını giydi ve ardından Gaziantepspor'a transfer olarak tekrar anavatana döndü. Gaziantep'te de aradığını bulamamasının üzerine, o dönemlerde senede bir iki kez haber bültenlerine konu olan Berlin Türkiyemspor'da oynadıktan sonra bu kez İlhan Cavcav'ın tedrisatından geçmek üzere Gençlerbirliği'ne transfer oldu. Gençlerbirliği'nde bir sezon oynadıktan sonra Şenol Karagöl, Ramazan Köse, Murat Hacıoğlu ve Saffet Akyüz gibi oyuncularla birlikte tarihinin en iyi dönemini yaşayan Diyarbakırspor'un umutlarından birisi oldu. Hiçbir takımda yakalayamadığı istikrarı Diyarbakır'da yakalamış ve 23 maçta forma giymişken, askerlik sorunu çıktı ve Almanya'ya döndü. Tennis Borussia Berlin'de geçen kısa dönemin ardından askerliği bedelli olarak yapma fırsatı bulup tekrar Diyarbakır'a döndü ancak aynı hızla Çaykur Rizespor'a gönderildi. 

Sonrası onun için tam bir serbest düşüş oldu. Altay, Adana Demirspor ve Tarsus İdmanyurdu takımlarında 2007-2008 sezonunun sonuna kadar forma giydi ve tekrar Almanya'ya döndü. Tarsus'ta geçirdiği kısa sürede gördüğü üç kırmızı kart, şehirde tepki görmesine sebep olmuştu. Bir ara yine ülkemizde forma giyen Erhan Albayrak'la birlikte Oberliga takımlarında FC Sylt'e antrenör olması gündemdeydi ancak o da suya düştü. Şimdi ne yer ne içer bilinmez ancak gençliğinde çok şey beklenip, takım takım gezen Murat Salar, lige renk katan oyunculardan birisiydi.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Engin'in Yokluğu ve Melo Üzerine


Galatasaray'da hemen hemen herkesin teşhis ettiği bir Melo sıkıntısı var. Sezon başında transfer süreci uzadıkça uzayan ve bu süre içinde çalışmak yerine yatmayı tercih eden Melo, doğal olarak bir türlü istenen seviyeye gelememiş durumda.

Melo konusunda aslında tam bir ikilem var bana göre. Bir futbolcu 3 ay boyunca yatmışsa ne şekilde hazır hale gelir? Maç eksiğini tamamladıkça mı form tutar? Yoksa maç yaptıkça ve kötü oynadıkça morali bozulup, basın ve taraftardan da tepkiyi alınca eski havasını kaybedeceği için idman yoluyla hazır hale gelene kadar oynamamalı mıdır? Melo konusunda da bu çelişkiye
düşüyor insan ister istemez. Ben her durumda olduğu gibi burada da orta yolun bulunması gerektiğini savunanlardanım. Melo, tabii ki oynamalıydı ancak bu kötü haline rağmen bu kadar çok sahada kal(a)mamalıydı. Aslında onun içinde bulunduğu fiziksel handikap, ligde kendisini pek belli etmiyor. Ligimizin kalitesi bu maalesef. Bazı şeyleri kolaylıkla örtebiliyor. Ancak Manchester United maçı her şeyi çok açık ortaya koydu mesela. Tüm ağırlığı ve dayanıksızlığı lamba gibi ortaya çıktı Brezilyalının.

Burada ben en büyük kabahati Melo'dan sonra Engin Baytar'a veriyorum. Süper Kupa maçında yaptığı aptallık, ne yazık ki Galatasaray'ı bu şekilde bile etkileyebiliyor. Bugün Engin Baytar cezalı olmasaydı, Fatih Terim'in elinde bir alternatif olarak hazır bulunsaydı, hoca da muhtemelen Melo'ya bu kadar tolereans gösteremeyecek, zaman zaman göbekte Engin'i kullanacak ve Selçuk'u da rahatlatacaktı. Haliyle, Melo kötü oldukça tüm yük Selçuk'a biniyor ve o da geçen sezon gösterdiği etkiyi gösteremiyor. Engin'in sahaya yansıtacağı enerji, hem savunmada hem hücumda Galatasaray için önemli bir çeşitlilik kaynağı olacaktı. Melo da pabucun pahalı olduğunu daha erken görecek ve daha çok çalışacaktı. Ki bugün bu gerçeğin farkına vardı nihayet. Eskişehirspor maçından sonra yaptığı açıklamalar bu bağlamda önemli.

Öte yandan, Galatasaray'ın son birkaç maç yaşadığı sendelemeye fazla da takılmamak lazım. Ligin 7. haftasının oynandığını düşünürsek, normal bir düşüş yaşandığını fark edebiliriz. Kaldı ki futbol olarak işler çok da kötü gitmiyor. Sadece skor anlamında bazı sorunlar var. Onlar da daha çok çalışma ve doğru teşhislerle aşulabilecek sorunlar. Önümüzdeki dönemde Engin'in takıma dönmesi ve oyncuların da erken gelen rehaveti üzerlerinden atmalarıyla birlikte daha iyi sonuçlar alınır ve ortam yine sakinleşir. Önemli olan, bu dönemi panik yapmadan, yıkıma uğramadan geçirebilmek...

1 Ekim 2012 Pazartesi

Bir Galatasaraylı Gözüyle Alex de Souza

Fenerbahçe formasıyla geçen tam sekiz sezon. Bu sekiz sezon boyunca oynanmış 326 maçta atılan 158 gol ve yapılan 146 asist... Bu rakamlar Transfermarkt sitesinden ancak rakamlardan, istatistiklerden de önemlisi, her şeyden öte, kazanılan binlerce kalp... 

Bugün ani bir şekilde sözleşmesi feshedilen Alex de Souza'yı tanımlamak çok da kolay değil. Ben bu tanımlamayı bir Galatasaraylı olarak yapamazken, gelin bunu bir de Fenerbahçelilere sorun. Aradaki rekabet, yaşanan gerginlikler, Alex'in Galatasaray'a attığı goller hiç önemli değil. Türk futbolu, bugün yaşananların ardından bir değerini kaybetmiştir. Geride kalan sekiz
seneyi düşününce, Alex de Souza Brezilya futbolunun değil, Türk futbolunun bir değeridir.

Aslında Aykut Kocaman teknik direktör oldu olalı, Alex konusunda inceden bir sıkıntı vardı. Bunu zaten hepimiz biliyorduk. Ancak son dönemde olayların bu kadar hızlı ve kontrolsüz gelişmesi açıkçası beni çok şaşırttı. Alex'in özelliklle Twitter yoluyla yaptığı açıklamalar gerçekten de talihsizdi. Ancak bu kriz daha doğru bir şekilde yönetilebilir, Alex'in takıma tekrar katkı vermesi sağlanabilirdi. Ancak işin içine egolar girince seyir değişti. Bana göre Aykut Kocaman'ın Alex olmadan bir sistem kurmak istemesi gayet doğal aslında. Adamın yaşı ne de olsa 35'e gelmiş. Her geçen sene daha geç form tutuyor ve daha durağan top oynamaya başlıyor. Ancak bir şekilde sahada bulunduğu anlarda takımı kendisine öyle bağımlı hale getiriyor ki... Kazanılan maçların çoğunda imzası var. O olmadığında sahada ne yapmak istediğini bilmeyen bir Fenerbahçe var. Taraftar, futbolcular ve hatta rakip üzerinde etkisi çok büyük. Böyle ruhani etkiye sahip bir futbolcuyu Aykut Kocaman'ın yaptığı şekilde kenara çekemezsiniz. Kenara çekmek doğru fikir olabilir ancak bunun bir yöntemi vardır. O yöntem de asla ve asla Aykut Kocaman'ın uyguladığı yöntem olamaz. 


İşin bir de Aziz Yıldırım tarafı var. Aykut Hoca yanlış yapabilir. Kaldı ki bana göre geç de olsa hata yaptığının farkına varmıştı zaten. Ancak Aziz Yıldırım'ın enteresanlıklarına bir açıklama getirmek mümkün değil. Önce binlerce kadını eline mikrofon alıp azarladı. Maç bitince kameralara yaptığı açıklamada Alex'le Aykut Kocaman arasında ne kadar net bir tercih yaptığını ilan etti. Ardından çıktığı televizyon programında durumu tatlıya bağlayacağına "Alex çok da umrumda değil" mesajı verdi (tabii söylediklerinden farklı anlamlar çıkaranlar da olabilir). Ve olay bugüne kadar geldi... Eh ne de olsa Aziz Yıldırım'ın, Kadıköy'de bir heykeli yoktu. Bundan sonra da olacak gibi görünmüyor. Tabii bu olayı heykel meselesine indirgeyecek değilim. O,  sadece işin espiri yanı ancak Aziz Yıldırım'ın böyle fevri kararlar almasında egosunun büyük etkisi olduğunu da kabul etmek lazım. 

Peki Alex hiç mi hata yapmadı. Tabii ki Alex'in de çok hatası oldu. Her şeyden öte, çok daha soğukkanlı olmalıydı süreç boyunca. Bir Fenerbahçe kaptanı olarak "Kol kırılır, yen içinde kalır" şiarıyla hareket edeceğine her türlü duygusunu Twitter yoluyla paylaştı. Bu, hiç de politik bir durum değildi. Belki çok daha önceden yaşanmaya başlamış derin sorunlar vardı da bu Twitter açıklamaları uzun süren bir sabır sürecinin ardından bir patlama noktası oldu, bilemeyiz... Neticede sosyal medyayı kullanmak her ne kadar yararlı olsa da, önemli olanın sosyal medyayı nasıl kullanmak gerektiğini bilmek olduğu bir kez daha ortaya çıktı. İş, objektiflik ve şeffaflıktan uzaklaştı ve yıpratıcı bir hal aldı. Tüm bunlar yetmezmiş gibi geçtiğimiz hafta içi Brezilya'da bir radyo programına çıkıp çeşitli takımlarla görüştüğünü açıklaması ve ardından Kasımpaşa maçında oyundan alındıktan sonra yedek kulübesi yerine tribüne çıkıp gövde gösterisi yapması, Fenerbahçe kaptanının taşıması gereken sorumluluk anlayışına aykırı düştü. Tabii bir de bizim gözümüzün görmediği ancak duyulanlar var. Mesela Marsilya maçının ardından eşiyle yaşadığı iddia edilen sevinç gibi... Tabii o konuda her ne kadar fazlasıyla söylenti olsa da, bilinenler duyulanlardan ibaret olduğu için direkt olmuş gibi kabul edemiyoruz. 

Her ne olursa olsun, olan Fenerbahçe taraftarına oldu diyebiliriz. Taraftarın gözünde Lefter'le bile hemen hemen aynı değere ulaşan (yanılıyorsam affola), Fenerbahçe tarihinin en önemli futbolcularından birisi böyle yakışıksız bir şekilde takımdan kopar/koparılırken, diğer yanda da Aziz Yıldırım ve bir diğer efsane Aykut Kocaman'ın camiada yarattıkları algı darbeye uğradı diyebiliriz. Bundan sonrası nasıl olur bilmiyorum ama Alex'in yokluğunun yaratacağı boşluk çok derin. Hem Fenerbahçe tarihinde, hem de Türk futbolunda... Keşke ondan daha başka şekillerde yararlanılabilseydi. Kim bilir, belki ileride onunla çalışmak isteyen bir yönetim göreve gelir de, Alex bu takımın teknik/idari yapısında rol alır.