26 Kasım 2012 Pazartesi

Tolgay Arslan'a Van der Vaart Rolü


Bu sezon Bundesliga'da önceki sezonlara nazaran pek de ses getiremeyen gurbetçi futbolcular arasında çıkış yapan belki de tek isim olan Tolgay Arslan, yeni bir göreve hazırlanıyor. Tolgay'ın yeni görevinde ne derece başarılı olacağını yarın akşam Schalke 04 karşısında göreceğiz.

Aslında bu bahsedeceğimiz görev, onun çok da yabancı olduğu bir rol değil. Bilindiği gibi, normalde forvet arkası veya ikinci forvet gibi oynamaya alışmasına rağmen önceki sezonlarda kendisinden beklenen sıçramayı bir türlü yapamamış olan 22 yaşındaki futbolcu, bu sezonun ilk haftalarında Hamburg orta sahasında yaşanan sakatlıklar nedeniyle kariyerinde ilk kez defansif orta saha olarak görev yapmaya başlamış ve bu yeni elbise, onun üzerine çok güzel yakıştığı için de Bundesliga'da sezonun sürpriz
oyuncularından biri olarak nitelenir olmuştu. Öyle ki, Petr Jiracek, Tomas Rincon, Milan Badelj ve Gojko Kacar gibi oyuncuların bulunduğu bir rotasyonda direkt olarak banko ilk 11 oyuncusu haline gelmişti.


Tolgay'ın bu süpriz niteliğindeki iyi performansı, tam da umutları kaybolmaya başlamışken, kendisine Alman Milli Takımlarının kapısını bir kez daha açmış ve Almanya U21 Milli Takımı forması altında Türkiye'ye karşı ilk kez milli olmuştu. 

Şimdi Tolgay için yeni bir sınav vakti. Görev, geçtiğimiz hafta sonu oynanan Fortuna Düsseldorf maçının 31. sakatlanan Rafael Van der Vaart'ın yerini doldurmak... Hatta bu bir kereliğe mahsus bir durum da değil. Hollandalı oyuncunun, yaklaşık üç hafta boyunca sahalardan uzak kalması ve formasına 2013 başında kavuşması bekleniyor. Van der Vaart'ın, Hamburg takımına yaptığı katkı belli. O olmasa takım belki de düşme hattına yakın bir konumda yer alacaktı. Ancak Hollandalının 11 maçta yaptığı bir gol beş asistlik katkı, takımın orta sıralarda yer almasını, hatta ilk 6'ya girebilmek için arada sadece iki puan fark kalmasını sağladı.

Kaldı ki, takımın teknik direktörü Thorsten Fink de bunun farkında ve durumu "O bizim için, oyunu tek başına çevirebilecek çok önemli bir oyuncu. Ancak oturup onun arkasından ağlamak bize hiçbir şey kazandırmaz" sözleriyle açıklıyor. Fink'e göre o boşluğu doldurabilecek oyuncu ise Tolgay Arslan...

Tolgay, temkinli olmasına rağmen kendisine güvenli. Bunu, şu sözlerinden anlayabiliyoruz:

"Son haftalarda Rafael'den bazı şeyler öğrendim. Öğrendiklerimi onun kadar iyi yapmaya çalışacağım. Onun sakatlığı bizim için büyük bir şok. Çünkü o bizim sahadaki liderimiz ve anahtar oyuncumuz. Ancak şu anda yükü omuzlamak zorundayız" 

Yarın Tolgay'ın işi zor. Ancak daha önceki defansif orta saha görevinden daha zor değil. Van der Vaart'ın rolü, onun daha önce alışık olduğu bir rol. Schalke 04, deplasmanda çok çok iyi sonuçlar alabilen bir takım değil. Bakalım Tolgay ve Hamburg bu şartlar altında nasıl bir performans sergileyecek ve nasıl bir sonuç alacak...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Elazığ Panteri Felipe Melo! / Elazığspor:0 Galatasaray:1


Bugünkü maç hakkında fazla bir şey yazmaya gerek yok. Rotasyon yapılması gerekiyordu ve yapıldı. Kimisi eline geçen şansı iyi değerlendirdi. Kimisiyse ciddiyetsizlikleriyle neredeyse takımın başını yakma noktasına taşıdılar işi.

Ancak bir kişi vardı ki, tüm maçın önüne geçmeyi başardı. Felipe Melo, Türkiye'ye ayak bastığı günden bu yana yapmadığı tek işi yaptı ve kaleye geçip penaltı kurtardı. Bu hiç sıradan bir olay değil. Bugün Melo'nun penaltı kurtararak kazandırdığı 3 puan, muhtemelen bundan sonrası için bir ateşleyici olacak. Yani kısaca, Melo bugün Galatasaray'a 3 puandan fazlasını kazandırdı. 

Penaltıda Melo sağ tarafını açık bıraktı. Elazığlı futbolcu da Melo'nun açık bıraktığı yere doğru vuruşunu yapınca o bölgeye hamle yaparak kurtarışını tamamladı. Bu aslında eskilerden Engin İpekoğlu'nun taktiğidir. Melo bana burada Engin'i hatırlattı :) Haa, bir
de Melo öne çıktı, atış tekrarlansın diyenler var. Onları ciddiye almıyoruz ama yine de ayıp olmasın, bana penaltı esnasında bir adım öne atmaya kaleci göstersinler, kabul edeyim. Hoş, atış tekrarlansa yine kurtarırdı Melo bu delilikle :)


Aslında penaltı kurtarışının da ötesinde, Muslera'ya gösterilen kırmızı kartı ve hakem Yunus Yıldırım'ın gösterdiği düşük performansı konuşmak lazım. İşin hiç buralara varmasına gerek yoktu aslında. Kırmızı kartlık bir durum kesinlikle söz konusu değildi. Hakem bugün formsuzdu ve Galatasaray'ın puan kaybetmesine neden olacak hatalar yaptı. 

Bu sezon Galatasaray'da eksik olan şey, Felipe Melo'nun maç boyunca verdiği mücadele ve hem tribünde hem de takımda yarattığı heyecandı. Melo, bu heyecanı hafta içindeki Manchester United maçında tekrar yaşatmaya başladı ve bugün de devam ettirdi. Bundan sonra böyle devam ederse işler Galatasaray açısından daha da kolay olacak. 

Ayrıca Yekta Kurtuluş'u da takdir etmek şart. Her oynadığı maç bir adım ileri gidiyor. Emre Çolak nasıl geriye gidiyorsa Yekta da o şekilde ileriye gidiyor. Bugün galibiyeti getiren golün sahibiydi ve rakip ceza sahasına müthiş koşular yapıp pozisyonlar buldu. Şu yoğun fikstürde Yekta Galatasaray'ı çok rahatlatacak.

20 Kasım 2012 Salı

Geçmişini Hatırlamak / Galatasaray:1 Manchester United:0


Müthiş bir futbol akşamını daha geride bıraktık. Galatasaray'ın, Manchester United gibi üst sınıf Avrupa takımlarını dize getirdiği günleri ne kadar çok özlediğimizi bir kez daha gördük. Ve bu zaferlerin Galatasaray'a ne kadar çok yakıştığını da...

Aslında bu zaferi Fatih Terim'in bir gün önceki basın toplantısı müjdeliyordu. Son haftalarda alınan inişli çıkışlı sonuçlara rağmen o kadar özgüvenli ve o kadar yatıştırıcı bir hali vardı ki hocanın, muhtemelen onun bu rahatlığı oyunculara da sirayet etmişti. Nitekim maça ne kadar iyi konsantre olduklarını da gördük. 90 dakika boyunca topa hakim olan, kontrolünü kaybetmeyen, hakemle ve rakiple oynamayan (Burak'ın penaltı arayışı hariç) bir Galatasaray izledik. Bireysel performansların da tavan yaptığı bir maçtı.

Maçın ilk 20-25 dakikasında Selçuk'u topla buluşturamama sorunu yaşadı Galatasaray. Tabii bu nedenle organize olmakta da zorlandı. Topa daha çok sahip olan taraftı ancak yük Hamit ve Amrabat'ın sırtına biniyordu. Sonradan Selçuk'un oyuna dahil oluşu takımı oldukça rahatlattı. Selçuk, yanında oynayan Melo'nun geçen sezondan esintiler sergilemesiyle daha da rahatladı ve etkili bir oyun oynadı. Melo, muhtemelen sezonun hedef maçı olarak bugünü seçmişti kendisine. Müthiş motive ve güçlüydü.
Deplasmandaki ilk Manchester United maçını hatırlıyorum da, her omuz darbesinde yıkılan ve topu bırakan, beli dönmeyen Melo'dan sonra bugünkü Melo cennetten çıkma gibiydi diyebiliriz.

Selçuk ve Melo'nun dışında Hamit, Riera, Amrabat, Eboue ve oyuna girdikten sonra Engin de çok etkiliydiler. Savunmada Dany zaman zaman yerini kaybetse de Semih başta olmak üzere diğer oyuncuların yüksek konsantrasyonu ve Muslera'nın kusursuzluğu sayesinde sorun yaşanmadı. Özellikle Riera'daki gelişim çok önemli. Birçok kişi bunun üzerinde duruyor ama bir kez de ben dile getireyim. Adam 30'undan sonra müthiş bir sol bek oldu. Ne kadar büyük profesyonel olduğunu gösterdi. Sol bek oynamayı öğrendi ve özünde sol bek olanlara tercih edildi haklı olarak.

Eboue'ye de ayrıca değinmek lazım. İlk yarıda yine sezon boyunca olduğu gibi vasattı. Ancak ikinci yarıda bambaşka bir Eboue izledik. Golden önce Melo'yla yaptıkları ikili oyun. Sonrasında yaptığı etkili driplingler ve akıllı oyunuyla ikinci yarıda izini bırakan oyunculardan birisi oldu Eboue. İstediğinde neler yapabileceğini gösterdi. 

Rakibin gençliği, as takım olmayışı falan bolca spekülasyon konusu olmuştu. Bugün tekrar gördük ki Manchester United, Manchester United'dır. Yedeği ası yoktur. Tek eksikleri tecrübesizlikleriydi. Bazı oyuncularda İstanbul'a indikten sonra yaşadıklarından dolayı olsa gerek, bir şaşkınlık seziliyordu ancak takım olarak ne kadar çabuk ve koordineli hareket edebildiklerini maç boyunca gösterdiler. Galatasaraylı oyuncuların üst düzey mücadelesi olmasa bugün galip de gelebilirlerdi.

Galatasaray, bu maçla birlikte geçmişine bir dönüş yapmıştır. Özünü bulmuştur. Bundan sonrası daha kolay olacak şüphesiz. Arena'daki ilk zaferin Manchester United gibi bir deve karşı olması da ayrı bir motivasyon. Şimdi son maç Braga deplasmanında. Braga, sahasında sıkıntı yaşayabilen bir takım. Hatta genel olarak deplasmanda iyi, sahalarında sorunlu olduklarını söyleyebiliriz. Bir nevi Mersin İdmanyurdu sendromu yaşıyorlar yani :) Belki yenilsek dahi gruptan çıkabiliriz ancak işi garantiye almakta fayda var. Portekiz'de alınacak bir galibiyet, takımın özgüvenine de müthiş katkı yapacaktır. Neler olacağını 15 gün sonra göreceğiz...

13 Kasım 2012 Salı

Tolgay Arslan: Saygı ve Anlayış Bekliyorum


Daha önce blogda Tolgay Arslan'dan ve Hambug'da edindiği yeni rolle ilgili bir yazı yazmıştım. O yazıda Tolgay'ın ofansif karakterli bir oyuncu olmasına rağmen mecburiyetten ötürü Hamburg'da defansif orta saha olarak oynayacağından ve buradaki performansının, onun kariyerinin ilerleyen bölümleri için belirleyici rol oynayacağından bahsetmiştim. 


Tolgay, o sınavını gayet büyük bir başarıyla verdi ve şu sıralar hem Hamburg'un, hem de Bundesliga'nın yükselen değerleri arasına girdi. Öyle ki, Hamburg teknik direktörü Thorsten Fink, kendisinden "sezonun en büyük sürprizi" şeklinde bahsediyor. Dile kolay, Tomas Rincon, Milan Badelj, Petr Jiracek, Gojko Kacar ve Rafael Van der Vaart gibi orta saha opsiyonlarının arasından Hamburg ilk 11'ine, hem de bu sezona kadar hiç denemediği bir mevkide oynayarak sıyrıldı Tolgay. 

Onun milli takım macerasını bilenler biliyor. Önce Türkiye için oynuyordu. Sonra Almanya'yı tercih etti. Daha sonra tekrar Türkiye için oynaması gündeme geldi ancak iki kez tercih değiştiremeyeceği için bu plan suya düştü. Daha önceki yıllarda olduğu gibi
ofansif orta saha olarak oynamaya devam etse, belki de milli takımda oynama hayali onun için sonsuza kadar rafa kalkacaktı ancak defansif orta saha olarak gösterdiği performans, onu tekrar Almanya U21 Milli Takımı'na taşıdı.

Ve kaderin cilvesi, Tolgay'ın ilk milli maçı, daha önce formasını giydiği Türkiye U21 Milli Takımı'na karşı.  Aşağıda, Alman Futbol Federasyonu resmi sitesinin Tolgay Arslan'la yaptığı röportaj ve Tolgay'ın milli takım tercihiyle ilgili açıklamaları var...

DFB: Tolgay, Alman U21 takımına ilk kez çağrıldığın için tebrikler. Seçildiğini nasıl öğrendin?
Tolgay Arslan: Geçtiğimiz Cuma, Rainer Adrion'dan (Alman U21 Milli Takım Teknik Direktörü) bir telefon aldım. Tabii ki çok mutlu oldum ve şimdi maçı bekliyorum.

İlk maçının Türkiye'ye karşı olması kaderle ilgili olabilir mi?
TA: Kesinlikle benzersiz bir durum. Bunu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey olarak mı nitelemem gerektiğini bilmiyorum. Ancak tabii ki çok mutluyum. Bazı arkadaşlarım tribünde olacak. Bu benim için çok özel bir maç. 

Orta sahada büyük bir rekabet var. Oynama şansını nasıl buluyorsun?
TA: Ne olacağını göreceğiz. Ben çok yönlü bir oyuncuyum. Van der Vaart, Badelj ve Jiracek gibi oyuncular varken Hamburg'da ilk 11'e gireceğimi kim bilebilirdi ki? Rekabeti seviyorum ve burada rekabet mevcut. Umuyorum ve inanıyorum ki iyi bir şansım var. 

Nasıl bir oyun bekliyorsun?
TA: Oyunu biz yönlendireceğiz. Rakibin videolarını izledik ve onlar hakkında bilgi edindik. Tabii ki bu maçta favori biziz. Umarım takım son maçlarındaki başarıyı tekrar eder ve maçı biz kazanırız.

Eleme maçlarını takip ettin o zaman?
TA: Kesinlikle. Hamburg'dan takım arkadaşım Maxi Beister uzun süredir bu takımda oynuyor. İsviçre'yle oynanan play-off maçında çocukları sıkı bir şekilde destekledim.

2013 Avrupa Şampiyonası senin için ekstra bir motivasyon sağlıyor mu?
TA: Tabii ki. Hedefim önümüzdeki sezon takımla birlikte İsrail'de olmak. Buradaki bazı oyuncular elemelerde oynadıkları için bir avantaj elde ettiler. Ancak ben de Hamburg'da kendimi gösterdim ve burada da iyi performans sergilemek istiyorum.

A takımdaki Mesut Özil ve İlkay Gündoğan gibi birçok futbolcuyla benzer geçmişlere sahipsiniz. Diğer Türk kökenli oyuncularla ilişkilerin nasıl?
TA: Borussia Dortmund alt yapısında oynadığım için Nuri Şahin'le her zaman iyi bir ilişkim oldu. Mesut Özil fantastik bir futbolcu ve benim için bir rol model. Ancak bu zamana kadar karşılaşamadık. En yakın bağa İlkay Gündoğan'la sahibim. Çünkü Westfalen seçmelerinde beraber oynamıştık. İrtibatımız halen daha devam ediyor. 

Almanya için oynamak üzere karar vermeden önce meslektaşlarına hiç danıştın mı?
TA: Hayır. Çünkü herkes seçimini kendisi için yapmıştı. Tabii ki insanlar başkalarından tavsiye alabilirler ancak er ya da geç kendi kararlarının arkasında durmaları gerekir.

Daha önce Türkiye için U19 ve U21 kategorilerinde forma giymiştin. O dönemki sebeplerin nelerdi?
TA: U19 kategorisindeyken Heiko Herrlich tarafından Alman Milli Takımı için performans testlerine davet edildim. Ancak o zamanlar başka oyuncular odak noktasındaydı ve bir daha davet almadım. O dönemde mutlaka uluslararası tecrübe kazanmak istiyordum ve Türk Milli Takımı için davet geldi. Halen daha Almanya için oynayabileceğimin bilincindeydim ve bu benim her zaman hedefimdi.

2012 yılının sonlarında Almanya'yı seçtin. Bu bir rüyanın gerçek olması mıydı?
TA: Evet, ben Paderborn'da, Almanya'da doğdum ve büyüdüm. Burada kendimi çok rahat hissediyorum ve kültüre de uyum sağladım. Alman U21 Milli Takımı'na çağrılmam benim için onurdur. 

Çarşamba günü karşılaşacağınız Türk Milli Takımı'nda tanıdığın kimse var mı?
TA: Sadece iki kişi var. Çünkü Türkiye Avrupa Şampiyonası'na katılmayınca yeniden yapılanma içine girdi.

Türk meslektaşların tarafından nasıl karşılanmayı bekliyorsun?
TA: Burada kendimi iyi hissediyorum ve Almanya için oynamaya devam etmek istiyorum. Her şeyden önce saygı ve anlayış bekliyorum. Ve tüm izleyicilere güzel bir futbol festivali diliyorum. İlk maçıma çıktıktan sonra reaksiyonların nasıl değişeceğini merak ediyorum.

Bochum'daki karşılaşma için dileklerin neler?
TA: Bizim için bir zafer ve benim için iyi bir başlangıç.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Cesaretin Getirdikleri / Karabükspor:3 İBB:1


Karabükspor için önemli karşılaşmaydı. Galibiyete ihtiyaç vardı. Yeni hoca ve yeni heyecanla yapılabilecek iyi bir başlangıç, ilerleyen haftalar için umut olacaktı. Sonuç olarak 3-1'lik galibiyet geldi ve takım moral bulmuş oldu. 

İlk maçın günahı olmaz diyerekten bu maçtaki olası bir kötü futbola eleştirel yaklaşmama niyetindeydim. Haftaya Galatasaray, daha sonraki hafta da MİY deplasmanları olduğu için ilk üç hafta alınabilecek kötü sonuçlara hazırlıklı olmak lazımdı. Ancak bu galibiyet fazlasıyla iyi oldu. 3-1'lik skor zaten gurur okşarken, özellikle ikinci yarıda oynanan güzel futbol da ilerisi için umut verdi. Tabii yine de iki zorlu deplasmana gidilecek ve alınacak her türlü sonuca açık olmak lazım. Yeter ki bu takım mücadele etsin...

Maç öncesi Kırmızı Mavi'de İBB'yle ilgili bu linkten ulaşabileceğiniz tanıtım yazısını yazmıştım. Yazıda üzerinde durduğum nokta, İBB savunmasının çok sorunlu olduğu ve üzerlerine gidilirse tehlike yaratılabileceğiydi. Bunun için de en uçta gezici ve hareketli
bir forvet olan İlhan Parlak'ın oynaması gerektiğini yazmıştım. Bugünkü maçta tüm bunların doğruluğunu görmek de kendi adıma güzel bir gelişme :)


Bu kadar kişisel reklamın ardından maça geçsek iyi olacak. Maça uzun süredir kadroda yer almayıp A2 takımla maçlara çıkan Armand Deumi'nin ilk 11'de yer aldığı haberiyle başladık. Aslında bu beklenen bir durumdu diyebiliriz. Mesut Bakkal bunun sinyallerini vermişti zaten. Beni bilen bilir. Deumi'yi oldum olası fazla tutmam. Zaman zaman gereksiz riske girmesi ve sakarlıkları nedeniyle pek sıcak bakamıyorum. Karşılaşmanın ilk dakikalarında Deumi'nin çok kolay kontrol edip uzaklaştıracağı ya da en azından taca gönderebileceği topun kornere gitmesine izin vermesi, İBB'ye ilk golü kazandırdı. Kullanılan kornerde, golün sahibi Webo'yu ceza sahası içinde yine Deumi tutuyordu. Webo, basit bir feykle Deumi'den kurtulmayı başardı ve bomboş şekilde kafayı vurup golü attı. Burada Deumi'nin net bir konsantrasyon kaybı vardı. Yine mi geçmiş senelere döneceğiz derken Deumi dakikalar geçtikçe toparladı. İlk andaki hatalarını maç eksiğine verelim, ancak yine de temkinli olmakta fayda var. Ayrıca golde peşin peşin çıkıp kaleyi boşaltan ve sonra da zamanında dönemediği için gole geçit veren Tomic'in hatasını da unutmamak lazım.

Golün ardından oyun dengelenir gibi oldu ancak halen daha yeterli ataklar gelmiyordu. İlk yarım saat böyle sıkıcı bir şekilde geçtikten sonra Karabükspor biraz daha cesur oynamaya ve rakip kaleye gitmeye başladı. Zaten 2-3 önemli ataktan sonra da penaltı geldi. Cernat'ın penaltı golünün ardından Karabükspor ilk yarı bitene kadar birkaç tehlikeli atak daha yaptı ve devre oldu. Bu süre içinde yanlış hatırlamıyorsam Ahmet İlhan'ın bir golü sayılmadı. Bu pozisyonun öncesinde pası veren Cernat'ın Efe İnanç'a ceza yayı civarında faul yaptığını çaldı hakem. Ancak benim gördüğüm kadarıyla temiz bir müdahale söz konusuydu. Ayrıca ilk yarının son anlarında yine Efe'nin Seric'e yaptığı bir hareket var ki, bunun kesinlikle kırmızı kartla cezalandırılması lazımdı. Ancak bu pozisyonda hakem Mustafa Öğretmenoğlu, Geraldes ve Cihan'a sarı kart göstermekle yetindi. Kasıt olsun ya da olmasın, Seric'in bacağındaki koca delik kesinlikle kırmızı kartı gerektirir. 

İkinci yarıda maç yine dengede başladı. Maça ilk 11'de başlayan Mehmet Yıldız, takıma hücumda yeterli hareketliliği sağlayamıyordu. Mesut Bakkal, en başta yaptığı hatadan döndü ve Mehmet Yıldız'ı Shelton'la değiştirdi. Bu değişikliğin ardından, en başta olması gereken oldu ve İlhan Parlak en uca geçti. Zaten yaklaşık iki dakika sonra da savunma arkasına sarktığı pozisyonda Shelton'ın pası sayesinde topla buluşup golünü attı. Ardından yorulan Cernat oyundan alındı ve ilk 11'de olmamasını yadırgadığımız LuaLua oyuna girdi. Ki bu da çok doğru bir hamleydi. Ve itiraf etmek gerekirse hocanın LuaLua'yı sonradan oyuna alma stratejisini düşününce doğru bulmaya başladım. Bu bölümde Cernat'ın yorulacağını hesap etmişti ve bu isabetli bir öngörüydü. Kaldı ki LuaLua da oyuna girer girmez etkisini gösterdi ve rakip kalede tehlike yaratmaya başladı. Birkaç dakikalık İBB baskısının ardından oyun tekrar dengelendi. Karabükspor, maçın ikinci yarısında bolca pozisyon buldu. Maç çok daha erken kopabilirdi. Ancak bugün müthiş bir gol atan İlhan Parlak, pozisyonlarda son hareketi yapmakta zorlandı. Maçın son dakikasında ise Sheltoın ikinci gol pasını verdi ve LuaLua'ya güzel bir gol attırdı. Emenike'den bu yana sahasında takla görmeyen Karabükspor taraftarı da LuaLua sayesinde taklaya doydu.

Karabükspor adına maçın iyileri, Mabiala, (golden sonra) Deumi, Kağan Söylemezgiller, Ahmet İlhan Özek, İlhan Parlak, Shelton ve LuaLua oldu diyebiliriz. Haftalardır hücum oynaması gereken ancak ısrarla savunmaya çekilen takım, bugün ofansif oyuna ağırlık verince neler yapabileceğini gösterdi. Bugünden sonra özellikle iç saha maçları çok önemli. Uzun süredir tribünler bu kadar dolu olmuyordu. Yani anlaşılan taraftar da iç saha maçlarının öneminin farkında ve açılan yeni sayfadan umutlu. Sonrası böyle devam eder umarım ki...

Mevlüt Erdinç "Ritmimi Buluyorum"


Fransa Ligue 1, bu sezon Mevlüt Erdinç'in yeniden doğuşuna sahne oluyor. Dün akşam deplasmanda Nancy karşısında 3-1 kazanan takımı Rennes'e bir gol bir asistlik katkı yaparak ne kadar formda olduğunu gösteren Mevlüt, sezonda da toplam 12 maçta 6 gol 3 asiste ulaşmış oldu ve ligin en golcü dördüncü futbolcusu oldu. Kupada oynadığı bir maçta attığı iki golü de bir kenara not etmek lazım tabii.

Tğrkiye'deki futbol çevreleri ve basın, Mevlüt Erdinç ismine bu zamana kadar hep şüpheyle yaklaşmıştı. Milli takımda zaman zaman şans bulmasına rağmen vasat performanslar sergilemesi ve istenen katkıyı bir türlü yapamaması, onun bizlerin gözünde güvenilir futbolcu sınıfına girememesine neden oldu. Ancak şu anda Mevlüt açısından rüzgar tersten esmeye başlamış gibi bir
görüntü var. Bu sezon milli takım formasıyla da bir gole imza atan Mevlüt, kulübün resmi sitesinde yayınlanan röportajında yüksek performansıyla alakalı bazı açıklamalarda bulunmuş. Mevlüt'ün açıklamaları özet olarak şu şekilde:

"Rennes'de büyük bir mücadeleye girdim ve geçek ritmimi bulmaya başlıyorum. Mutluluk verici bir durum. Sahada herhangi bir şey değişmedi. Sadece fizik olarak daha iyi durumdayım. Bunu gollerim sayesinde de görebiliyorsunuz zaten.

Rennes'e gelmeden önce Paris'te fazla oynama şansı bulamıyordum. Fiziksel olarak iyi durumda değildim. O dönemde takım fena çalışmıyordu ancak ben yeteri kadar baskı altında değildim. Bu sezon öncesi yaptığımız hazırlık kampı benim için çok iyiydi. Bugün her şey tabii ki mükemmel değil. Gol atsam bile oyun içinde daha iyi yapmam gereken işler var"

Mevlüt'ün bu yüksek formu ver saha içindeki verimine rağmen temkinli olması ve ayaklarının yere basması güzel. Hoş, Fransa'da tutunamasa da Türkiye'de her daim bir alıcısı olur ancak önemli olan oralarda tutunabilmek. Rennes de açıkçası onun son şanslarından birisiydi. Bu şansı içinde bulunduğumuz sezon itibariyle iyi değerlendirmiş gibi bir görüntü vermeyi başardı. Teknik Direktör Frederic Antonetti'nin, Mevlüt'ün transfer edildiği ilk günden bu yana ısrarla yaptığı "tam aradığım santrafor" tanımalamasını şu anda karşılıyor. Umarım ki bu böyle devam eder ve hem kendi kariyeri açısından, hem de milli takım açısından başarılarla dolu bir kariyeri olur.

6 Kasım 2012 Salı

Gitti Skibbe Geldi Mesut Bakkal

 
Karabükspor'da, alınan Kayserispor mağlubiyetinin ardından haftalardır zorlanmakta olan sabır taşı sonunda çatladı ve kabak Michael Skibbe'nin başına patladı. Karabükspor'un geçen sezon Bülent Korkmaz'la yakaladığı başarıyı tekrar ettirmesi için göreve getirilen isim ise Mesut Bakkal oldu.

Aslen kötü bir teknik direktör olamayan Michael Skibbe'nin gidişi, haftalar öncesinden beklenen bir şeydi. Alınan kötü sonuçlar bir yana, oynanan futbol kimseyi tatmin etmiyor, gelecek için de bir umut vermiyordu. Daha da ötesi, kimse oynanmaya çalışılan futboldan bir şey anlamıyordu. Skibbe, ligde daha önce Galatasaray ve Eskişehirspor gibi takımları çalıştırmış olmasına rağmen Türkiye'deki futbol ortamını yeterince tanıyamamış olduğunu ne yazık ki hepimizin gözünün içine soktu. Hadi Skibbe Türkiye'yi ve Karabük'ü tanımıyordu ama ya yardımcıları? En azından onların hocaya yol gösterici olmaları gerekirdi. Ancak takımı kampa bile almadan dört ayı devirmeyi tercih ettiler. Sonuç ise ortada...

Skibbe'nin ardından, göreve kimin geleceği tartışılmaya başlandı. İlk aday olarak Metin Diyadin ismi konuşuluyordu. Normalde Metin Diyadin'in de oynattığı futbolu beğenen bir kişi değilim ancak sonuç alabilen bir hoca olması nedeniyle pek de soğuk bakmadım onun ismine. Ne yapar eder takımı kümede tutar diyordum. Ancak Metin Diyadin'in görevi kabul etmediği ve Mesut
Bakkal'la anlaşıldığını öğrendik. Açıkçası Mesut Bakkal ismi de pek cazip gelmiyor bana. Aslına bakarsanız, geride kalan alternatiflerin hiçbiri cazip gelmiyor. Ümit Özat, Abdullah Ercan, Bülent Uygun... Mesut Bakkal olmasa bunlar mı gelecekti takımın başına? Gece görsem kaçarım hepsinden. Bu bağlamda yapılan tercihi ve içinde bulunan zorunlulukları bir derece anlıyorum.


Elimde yetki olsa birkaç isim hariç hiçbir yerli antrenöre kolay kolay çalışma izni vermem. Bu yüzden biraz karamsar düşünüyor da olabilirim. Neticede Türk futbolunun içinde bulunduğu durumu yerli antrenörlerin antifutbol sevdalarına bağlıyorum. Takımı savunmaya çek. İleriye bir güreşçi santrafor, bir pırpır forvet bir de ara pası falan atıp iki çalım yapacak ofansif bir orta saha koy. Savunmanda iki tane kasap olsun. Beklerinden biri zaman zaman ileri çıkmayı sevsin. Orta sahadaki adamların topu geçirsin ama rakibi asla geçirmesin. Sen geriden, güreşçi santraforuna top şişir, o pırpır forvete ya da 10 numara pozisyonundaki adamına indirsin, gerisi şans kader kısmet... Bülent Uygun bu taktikle şampiyoluğa oynadı. Bülent Korkmaz bu taktikle ligde kaldı. Sonuç alma şansın yüksek yani. Ligdeki takımların çoğu buna dönünce, haliyle futbol oynatmak isteyen hocalar da sıkıntı çekiyor. Bugün, aslında hiç de kötü bir teknik direktör olmayan Shota Arveladze'nin Kayseri'de bir türlü başarıyı yakalayamaması ve Kasımpaşa'ya gitmesi bundandır. Biz bu düzenle Del Bosque, Rijkaard, Schuster, Couceiro ve sayamadığımız birçok değerli ismi harcadık. Löw bu ülkede tutunamadı yahu. Daha ötesi var mı? Şimdi Löw'ün bulunduğu yere ve Türkiye'de yaşadıklarına bir bakın. Geçen sezon Samsunspor'dan kuyruğuna teneke bağlanarak gönderilen Petkovic'in bu senede Lazio'da yaptıklarına bir bakın. Madem yerliler bu isimlerden iyiydi, onlar oralarda görev alabilseydi. Lazio'nun idarecileri göremiyor mu Petkovic'in Samsun'da başarısız olduğunu? Görüyor ama sallamıyor. Ne yazık ki dışarıdan pek ciddiye alınmayan bir futbol ülkesiyiz. Verdiğimiz paralar ciddi sadece. Bunun yansımalarını milli takımın aldığı sonuçlarda da, takımlarımızın Avrupa kupalarında aldıkları sonuçlarda da görüyoruz. Nedense artık hep tek bir takımımız Avrupa'da ilerleyebiliyor. O da şansımız yanımızda olursa...

Neyse, konu fazla dağılmasın. Mesut Bakkal, sezonun geri kalanında Karabükspor'da ne yapabilir? Önceki sezonlarda gösterdiği performanslara bakarsak iki ihtimal de mevcut. Yani takımı tutabilir de düşürebilir de. Bol bol beraberlik alınacağı kesin. Bu, kaybetmeme alışkanlığı düşünüldüğünde güzel ama kazanamama sendormuna dönüşmemesi lazım. Geçen sezon Samsun'u kümede tutamamıştı. Buna rağmen başarılı görülüyordu. Ancak unutulmaması gereken bir şey var ki, o dönemde Samsunspor'da Theofanis Gekas gibi ligin kat kat üstünde kalitede bir golcü vardı. Mesut Bakkal, 12 karşılaşmada Samsunspor'un başındaydı ve Gekas da bu 12 maçın 8'inde sahadaydı. Samsunspor, bu 12 maçta 6 galibiyet 1 beraberlik ve 5 yenilgi aldı. Toplam 19 puan topladı. Gekas, bu 8 karşılaşmada 6 gol 2 asistlik bir katkı verdi takıma. 8 maçta 3 galibiyet 1 beraberlik 4 yenilgi alındı. Gekas'ın olmadığı 4 maçta ise 3 galibiyet 1 yenilgi. Gekas olmadığında takım daha iyi sonuçlar almış gibi görünebilir ancak bu maçlardan birinin A2 takımla maçlara çıkıp herkese yenilen Ankaragücü'ne karşı, birininse son haftalara girerken ligde hiçbir iddiası kalmamış MİY ile içeride yapılan maç olduğunu hatırlamakta fayda var. Başarılı sonuç gibi görünen tek maç, 33. haftada deplasmanda Beşiktaş'a karşı alınan 1-0'lık galibiyet. Onda da Beşiktaş'ın son 7 haftada sadece 1 galibiyet alabildiğini belirtelim. Son maçta da sahalarında Sivasspor'a kaybettiler.

Netice itibariyle geçen seneki performans, bana Mesut Bakkal'la ilgili net bir ışık veremiyor. İçimi rahatlatan en önemli detay, oyuncuların onu istiyor oluşu. Futbolcular hocalarını sevmezse, ona saygı duymazsa bu işler ne yazık ki yürümüyor. Skibbe'de bunu yaşadık. Mesut Bakkal'ın, oyuncularla daha iyi ilişkiler kuracağı bir gerçek. Belki takım olma bilincine bu dönemde erişilir ve bir şeyler düzelir. Şimdi yapılması gereken, en azından iç saha maçlarında geçen seneye yakın performans sergilemek. Dışarıda da takım üzerindeki kırılganlık atılırsa sonuçlar alınabilir. En azından Karabükspor, kendi ayarında takımlara deplasmanda yenilmemeyi bilmeli. Bu bağlamda Mesut Bakkal'ın beraberliklerin hocası olması, duruma fayda sağlayabilecek bir özellik. Tabii ne olursa olsun, devre arasında takviye şart. Hoca da zaten yaptığı açıklamada en az 3, en fazla 4 oyuncu alacağız demiş. Umarım doğru takviyeler yapılır. En önemli ihtiyaç forvet mevkisinde baş göstermiş durumda. Bunun dışında bir orta saha ve en az bir savunma oyuncusu alınması lazım. Ve işin zor tarafı, bunların mümkün mertebe yerli oyunculardan karşılanması gerek. Kolay olmayacak. Belki takımdaki faydasız yabancılardan bazıları gönderilip yerlerine yabancı oyuncu getirme yoluna da gidilebilir ancak o yola gireceklerini sanmıyorum. 

Başta da belirttiğim gibi, Mesut Bakkal ismi bana pek cazip gelmiyor ancak piyasadaki alternatifler arasında en uygun olan isimlerden birisiydi. Bundan sonra Karabükspor taraftarının yapması gereken, hocaya destek olmak. Ne olursa olsun sabretmek. İlk birkaç hafta takım hocayı, hoca da takımı tanımaya çalışacak. Hemen her şey oturmayabilir. Sadece sabırla ve destekle bu iş olabilir. Sezonu üçüncü bir hocaya gerek kalmadan tamamlamak için Mesut Bakkal'a yardımcı olmak şart.

2 Kasım 2012 Cuma

Kış Transferinin Muhtemel Gözdeleri


Ligde 10. haftaya giriyoruz. Takımların eksikleri ufak ufak netleşmeye başladı. Malum, devre arası transfer dönemi de doğru tercihler yapıldığında bir can simidi kıvamında. Geçtiğimiz sezon, Galatasaray'ın yaptığı Necati Ateş transferi ve Karabükspor'un neredeyse tüm takımı değiştirip ligde kalışı halen akıllarda. Bu yazıda ara transferde revaçta olması beklenen oyunculardan bahsedeceğiz.

Devre arasında Süper Lig takımlarından en çok talep görecek olan oyuncular, hiç şüphesiz ki maliyeti düşük oyuncular olacaktır. Bunların başında da bonservis bedelsiz oyuncular geliyor. Sezon başında bir şekilde açıkta kalmış futbolcular, ara transfer için şimdiden düşünülmeye başlanmıştır herhalde. Galatasaray'dan ayrılan kaleci Aykut Erçetin, sezon başında nasıl transfer yapamadığına şaşırdığım bir oyuncu mesela. Çok rahat bir şekilde bir Anadolu takımının kalesini koruyabilirdi. Parasal olarak
beklentileri karşılanamamış olsa gerek, takımsız kaldı. Ara transferde kalesinde sıkıntı yaşayan bir takımla sözleşme imzalaması şaşırtıcı olmaz. Aynı şekilde bir ara Bosna Hersek Milli Takımı kalesini de koruyan ve son olarak İBB kadrosunda yer alan Kenan Hasagic de bildiğim kadarıyla boşta. Sakatlık sorununu atlattıysa iyi bir alternatif olarak birçok takımdan talep görecektir.


Bedelsiz transfer edilecek oyuncular arasında en önemlilerden birisi Kerim Zengin. Son iyi performansını iki sezon önce Karabükspor forması giyerken sergileyen Kerim Zengin, oradaki iyi geçen sezona rağmen bir sonraki sezona Sivasspor'da başlamıştı. Sivasspor'dayken yaşadığı ağır sakatlık nedeniyle fazlaca forma şansı bulamadı ve Gaziantepspor'a transfer oldu. Orada da sakatlık belasından yakayı sıyıramayınca sezon başı itibariyle açıkta kaldı. Sağ tarafta iyi bir alternatif arayan kulüpler, sakatlık sorununu aştıysa Kerim'in kapısını aşındırır.

Geçen sezonu Ordu'da geçiren Fatih Tekke, ilerleyen yaşına rağmen yerli golcü kıtlığında talep görebilecek oyunculardan birisi. Süper Lig olsun, PTT 1.Lig olsun, bir şekilde transfer yapacaktır. Bu da muhtemelen son transferi olur. Fatih gibi yaşı ilerleyen ancak talep görmesi muhtemel bir başka oyuncu da son olarak MİY forması giyen Cristian Zurita. Zurita da orta sahada sıkıntı çeken takınmların ihtiyaçlarını kısa vadeli de olsa karşılayabilecek kelepir oyuncular arasında yer alıyor.


Bunun dışında takımlarından ayrılması beklenen bazı futbolcular da var. Bunlar arasında durumları en net olanlar olarak; Galatasaray'ın golcüsü Milan Baros, Bursaspor'un sol kanat oyuncusu Ozan İpek ve bana kalırsa son günlerde yaşananaların ardından Fenerbahçe'nin nöbetçi golcüsü Semih Şentürk'ün isimlerini sayabiliriz. Bursaspor'un kadro dışı bıraktığı Ozan İpek için Galatasaray ve Beşiktaş'ın isimleri geçiyor. Baros, yurt dışında oynama eğiliminde görünse bile menajerinin yaptığı "ya az paraya iyi bir takımda, ya da çok paraya orta halli bir takımda oynayacak" açıklaması, transfer ücretlerinin diğer ülkelere göre nispeten yüksek olduğu Türkiye'yi de akıllara getirmiyor değil. Baros'u ligin ikinci yarısında bir Süper Lig ekibinde görmek beni şaşırtmaz. Semih Şentürk ise artık oynamak istiyor ve transferi söz konusu olduğu takdirde Süper Lig takımları tarafından kapışılacak bir golcü. Ancak o da bir sürpriz yapıp tercihini gözden uzak bir Avrupa takımıdan yana kullanabilir. 

Bu isimlerin dışında yine Galatasaray'dan Sercan Yıldırım, Fenerbahçe'den Özgür Çek, Trabzonspor'dan Barış Ataş, Gaziantepspor'un birçok takımda as oynayabilecek yedek kalecisi Mahmut Bezgin, Beşiktaş'ın sol bek alternatiflerinden Emre Özkan ve Karabükspor'dan Güven Varol gibi oyuncular, devre arasında takım değiştirme potansiyeli taşıyan ve tercih edilebilecek isimler. Bunlara ek olarak, sezon sonunda sözleşmesi sona erecek olan ve kulüplerine para kazandırarak gitmesi muhtemel bazı oyuncular da var. Bunların başında da İBB'den Samuel Holmen geliyor.

Devre arasında ne gibi bir futbolcu trafiği dönecek, hep beraber göreceğiz. Ancak iç piyasada takım değiştirmesini beklediğim oyuncular bunlar. Fikri olanı yorum kısmına beklerim :)