23 Mart 2013 Cumartesi

Durma Bertul Kocabaş, Devam!


Bugün U21, yani daha da bilinen adıyla Ümit Milli Futbol Takımımız özel maçta Makedonya ile karşılaştı. Rakiplerine karşı maç boyunca üstün oynayıp sahadan 5-3'lük rahat bir galibiyetle ayrılan ümitler, dün akşam sapır sapır dökülen abilerine de nasıl takım olunur, heyecan ve istek duyunca neler olurun dersini verdi adeta. 

Milli takımda Oğuzhan Özyakup, Kamil Ahmet Çörekçi, Orhan Gülle, Emrah Başsan ve Atila Turan gibi birçok geleceği parlak yıldız adayı var. Ancak benim bugün üzerinde duracağım oyuncu Bertul Kocabaş. Bertul, yaklaşık 5-6 aydır U21 milli takımına seçiliyor ve son dönemde takımın en heyecan verici oyuncularından biri. Milli takım tecrübesi arttıkça performansını da arttırıyor ve son milli maçlarda takımın en golcü ismi olarak dikkat çekmekte. Bugün de takımın ilk iki golünü atıp üçüncü golde asisti yapan oyuncu oydu. Bu çizgisini ilerleyen dönemde sürdürmesi halnde çok güzel yerlere gelmesi kaçınılmaz.

Bertul Kocabaş'ı benim için özel kılan durumlardan birisi de kendisinin benim tavsiyemle Türkiye'ye getirilmiş olması. Onu geçen sezon Karabükspor'a tavsiye etmiş ve transfer edildiğinde de fazlasıyla sevinmiştim. Michael Skibbe döneminde özellikle kupa maçlarında süre almış, hatta sağ bek bile oynayıp başarılı olmuştu. Dönemin U21 hocası Tolunay Kafkas da ona milli takım
kapılarını açmıştı. Fakat Skibbe'nin Karabükspor'dan ayrılmasından sonra işler biraz değişti. Göreve gelen Mesut Bakkal, oyuncunun yüzüne bile bakmaz oldu. Yeri geldi lig maçlarında yedek kulübesine kullanmayacağı halde üç tane sol bek oturttu ama Bertul'a şans bile tanımadı. Sonuçta doğrularla yanlışlar elbet bir yerde kendi yollarını buluyorlar. Gökhan Ünal'a, Selim Teber'e, Juju Hamroun'a bel bağlayan Mesut Bakkal, daha iki ay önce UEFA'ya oynayabilecek olan Karabükspor'u kümede tutma mücadelesi verirken (gerçekten mücadele ettiğinden de eminm değilim), onun yok saydığı, görmezden geldiği gencecik pırıl pırıl Bertul Kocabaş, son iki U21 milli maçında tam 4 gol atarak yeteneğini ve bu işi ne kadar önemsediğini gösterdi.

Önümüzdeki senelerde bir aksilik olmazsa ve bu disiplinini sürdürürse Türk futbolunun yıldızlarından birisi olabileceğine inandığım Bertul Kocabaş'ın şu dönemde yapması gerekenler belli aslında. Mesut Bakkal'ın bu saatten sonra onun üzerine düşmesi pek olası görünmüyor. Kaldı ki onu oynatsa bile göstermelik bir hareket olacaktır şu aşamada. O yüzden Bertul'un milli takım için kendisini her an hazır tutması gerek. Şu heyecanını asla kaybetmemeli. Yarın bir gün Karabükspor'da ya da başka bir takımda istediği şansları bulacaktır mutlaka. Kanat hücumcusu sıkıntısı çekilen şu dönemde onun gibi bir yeteneği görmezden gelme cahilliğini milyonda bir hoca gösterirdi, Bertul da şanssızlığına o hocaya denk geldi. Yarın bir gün illa ki onun değerini bilecek, ondan yararlanmayı başarabilecek, becerikli bir hoca karşısına çıkar. Şu zor dönemden kayıpsız çıkmak önemli olan. Bunu başardığı an yolu çok açık...

Not: Yazının görselinde kullanmak için oyuncunun Karabükspor formalı bir maç görüntüsünü aradım ama hak getire. O yüzden milli takımın Makedonya maçındaki gol vuruşunun yer aldığı bir fotoğraf kullandım.

12 Mart 2013 Salı

Destan / Schalke 04:2 Galatasaray:3



Müthiş bir zafer gecesini daha geride bıraktık. Galatasaray ikinci kez Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde oynamaya hak kazandı. Büyük bir başarı bu. Belki bundan sonrası gelmeyecek ama şu yaşanan duygular da birçok şeye bedel...

Galatasaray'ın işi çok zordu bu gece. İlk maçta İstanbul'da alınan 1-1'lik beraberliğin ardından Gelsenkirchen'de mutlaka gol bulmak gerekiyordu. Rakip, Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon hiç yenilmemiş, her maçta gol atmış bir Schalke 04 vardı karşı tarafta. Her şeyden öte bir Alman takımı... Müthiş tempo yapabilen, üst düzey bir takım. Son dönemde form grafiklerindeki yükseliş de ortada. İşte bu rakibe karşı gollü beraberlik ya da galibiyet almak gerekiyordu.

Karşılaşma öncesinde Galatasaray'ın dizilişinin nasıl olacağı çok tartışıldı ancak konuşulanların aksine, Sneijder ve Drogba'nın transfer edildiği ilk günlerde sıklıkla bahsettiğimiz 4-3-1-2'ye yakın bir diziliş gördük. Melo biraz daha derinde oynuyordu sadece. İlk yarı müthiş bir başlangıç yaptı takım. Ardı ardına pozisyonlara girildi. Gol bir türlü gelmiyordu. Schalke savunması çözülmüştü ancak gol yoktu. Derken Riera'nın gereksiz yere riske girmesi ve topu taca atmak yerine kontrol etmeye çalışıp kornere atması sebebiyle Schalke'nin golü geldi. Klasik bir duran top golüydü bu. Sezon başından bu yana bolca yemiştik zaten bunlardan. Ancak hiçbir şey bitmiş değildi. Schalke'nin gol atacağını çoğumuz tahmin ediyorduk. Galatasaray denemeye, zorlamaya devam
etti ve Hamit'in mükemmel golü geldi. Sezon başından bu yana 7-8 topu direkten dönen Hamit, yine direğin içine çarpan şutunda ilk golünü böylesine anlamlı bir maçta, doğduğu kentte buldu. "Her şeyin bir sebebi var" sözü burada anlam kazandı belki de. İlk yarının sonlarına doğru Schalke'nin hücumda olduğu anlarda bu kez Burak topu önünde buldu ve rakip savunmanın arkasına sarkıp Galatasaray'ı öne geçirdi.

İkinci yarıya girerke Schalke'nin baskı yapacağı çok belliydi. Burak'ın golündekine benzer pozisyonlar aranabilirdi. Ancak Selçuk, Hamit ve Melo top hakimiyetini ilk yarıdaki gibi sağlayamadı. Rakip geldikçe geldi, boğdukça boğdu. Özellikle Draxler'in orta sahada dikine çalımlarla ceza sahasına girişleri engellenemedi. Sağ bek Uchida müthiş bir hücum performansı sergiledi. Schalke'nin direkten dönen topunu orta saha oyuncularımızın karşılayamaması nedeniyle Bastos'tan skoru 2-2 yapan golü yedik. Beraberlikten sonra Schalke baskısı devam ediyor ancak hocadan orta sahayı güçlendirecek hamle bir türlü gelmiyordu. Derken herkesin Drogba'nın çıkmasını beklediği anlarda Sneijder-Amrabat değişikliği geldi. Bu değişiklik belki eleştirilebilir bir değişiklikti ancak neticeye bakınca Galatasaray galibiyeti durumu kurtarıyor. Peki kurtarması mı gerek? Tartışılır...

Maçın uzatma anlarında Muslera'nın vakit geçirmek yerine oyunu hızlıca başlatması, Selçuk'un akıl ve beceri dolu bir pasla Umut Bulut'u kaleciyle karşı karşıya bırakması ve Umut'un attığı gol, takımı 3-2'lik galibiyete taşıdı. Burada Muslera'nın hakkını teslim etmek gerek. Orada hücumu düşünmesi harika bir ayrıntı olarak sonuca etki etti. Zaten maç boyunca yaptığı müthiş kurtarışlarla bu böyle günler için transfer edildiğini de göstermiş oldu. 

Muslera'dan laf açılmışken, bu sezonu kayıp sezon olarak geçiren Eboue, sakat olmasına rağmen savunmada müthiş direnen Dany, çok ciddi bir sakatlık geçiren ancak o ana kadar kaya gibi direnen Semih, savunmanın arasına girip birçok pozisyonda takımı rahatlatan Melo, harika bir gol atan Hamit, orta sahada ağırlığını zaman zaman koymasa da genel olarak iyi olan Selçuk, çalışmıyor diye eleştirilirken doğru yerinde oynatılınca gayet yararlı olan ve fark yaratan Sneijder, büyük bir özveriyle 30 yaşından sonra sol bek mevkisine devşirilen Riera, bileğinin hakkıyla Şampiyonlar Ligi'nin en golcü futbolcusu olan Burak ve maç boyu savaşıp kalitesini sahaya yansıtan Drogba'yı da unutmamak gerek. Hepsi ellerinden geleni yaptılar. Tabii Gökhan Zan, Amrabat ve galibiyeti getiren Umut Bulut'u da bu isimlere eklemeliyiz. 

Artık çeyrek finalde kimin geleceği çok önemli değil. Bu sezon Avrupa'nın en iyi sekiz takımından biri Galatasaray. Bu saatten sonra diğer yedi takımdan kimle eşleşileceği önemli değil. Gerçek olan şu ki, bu takım karşısına kim çıkarsa çıksın direnecek. Bu takım artık gerçek yerini buldu. Şimdi lige yoğunlaşmak çok önemli. Bir çuval incirin berbat olmaması için ligde de aynı ciddiyet sergilenmeli ve bu başarılar sürekli hale gelmeli. Galatasaray bunu yapacak güçte. Daha önce yaptı, bu sene de yapar...

Patlamayı Bekleyen Bomba / Hakan Çalhanoğlu


Bu sezon Karlsruhe forması giyen Hakan Çalhanoğlu'yu çoğumuz heyecan ve merakla bekliyoruz. Oyuncunun bu zamana kadar ortaya koydukları, vaadettiği potansiyel ve hakkında yapılan yorumlara bakınca Almanya'da yetişen en yüksek profilli birkaç Türk futbolcusundan birinin gelişimine şahitlik ettiğimiz şüphe götürmez bir gerçek.

Onu bizim kadar heyecanla bekleyen başkaları da var tabii. Öncelikle önümüzdeki sezondan itibaren formasını giyeceği Hamburg, ve halen daha aklını çelmeye çalışan Alman Milli Takım yetkilileri... Hakan, Die Welt'e bu ve benzeri konulara değindiği bir röportaj vermiş. Röportajda söylediklerinden kısaca bahsedeceğim bu yazıda ancak öncelişkle Hakan'ın ve takımı Karslruhe'nin son durumu hakkında birkaç bilgi vermekte fayda var. Karlsruhe, 29. haftasını geride bıraktığımız Almanya 3. liginde 60 puanla lider durumda. 51 golle ligin en çok gol atan ikinci takımı, 18 golle de en az yiyen takımı konumundalar. Gol konusundaki bu başarılı performanslarında 19 yaşındaki Hakan Çalhanoğlu'nun katkısı çok büyük. Hakan, bu sezon 28 maçta görev yapmış ve 12 gol, 10
asist üretmiş. Yani bir başka deyişle 22 golde etkisi var. Bu bakımdan Alex'in vakti zamanında Fenerbahçe'ye yaptığı, bu sezon Batalla'nın Bursaspor'a yaptığı skor etkisinin bir benzerini de Hakan, formasını giydiği Karlsruhe'ye yapmış. Sezonun bitmesine 9 hafta var ve mavi beyazlılar çok büyük olasılıkla geçen sezon sonunda veda ettikleri Bundesliga 2'ye tekrar merhaba diyecek.

Son maçlarında Burghausen'i rakip sahada 2-1 yenmişler. Hakan'ın bu maçta 1 gol 1 de asisti var. Takımın diğer golü de Selçuk Alibaz'dan gelmiş. Ki Selçuk da çok yeten ekli bir sol kanat hücumcusudur. Onu da buraya not düşmekte fayda var. Gelelim Hakan Çalhanoğlu'nun röportajda bahsettiklerine. Söyleşiyi okuduğumda Hakan'ın Hamburg'a entegrasyonu üzerine ciddi çalışmalar yapıldığını ve uyum sorunu olmadan sezona başlama ihtimalinin epeyce yüksek olduğu sonucuna vardım. Oynadığı her maçtan sonra Hamburg'dan Christofer Clemens'in kendisini aradığını, her hafta futbolunu beraber analiz ettiklerini ve artılarını eksilerini konuştuklarını söylüyor Hakan. Bu aslında basit gibi görünse de gerçekten önemli ve üzerine düşülmesi gereken bir uygulama. Merak ediyorum acaba Türkiye'de kaç kulüp benzer bir yöntem uyguluyor kiralık gönderdikleri futbolculara. Çok fazla olduğunu sanmıyorum. Türkiye'de bir futbolcunun büyük bir kulüpten iki alt ligdeki bir başka kulübe gittiğini düşünün. Kimse arayıp sormaz muhtemelen. Bu, hem oyuncunun gelişimini takip etmek hem de oyuncuyu mental olarak kulübün yakın konumlandırarak motivasyonunu diri tutmak açısından çok yararlı bir hareket. 

Clemens'le yaptığı görüşmelerin ardından Hakan da kendi zayıf yönlerinin üzerine gittiğini ve bazı özelliklerini geliştirmeye çalıştığını söylüyor. Ona göre en önemli iki eksiği ise yeterince hızlı olmaması ve hava hakimiyetinin bulunmaması. Bu sezon attığı 12 golün hiçbirini kafayla atmamış ve Hamburg'a dönmeden önce bu eksiğini mümkün olduğunca kapatmak istediğini söylüyor. Bu bence de gayet mümkün. Fiziği itibariyle havadan da etkili olabilecek bir oyuncu Hakan Çalhanoğlu. 

Takıma olan entegrasyonunun bir diğer adımı da Hamburglu oyuncularla şimdiden görüşmeye başlamış olması. Hatta geçtiğimiz haftalarda Tolgay Arslan'ın tüm takımı kebap yemeye götürdüğünü ve kendisini de davet ettiğini söylüyor. Çocukluğundan bu yana hayranlık beslediği Van der Vaart hasta olduğu için bu yemeğe katılamamış ancak Rene Adler, Dennis Aogo ve Marcell Jansen gibi oyuncularla birlikte vakit geçirmek, Hakan'ı çok mutlu etmiş. Ayrıca Tolgay, Dennis Diekmeier ve Ivo Ilicevic gibi oyuncularla da çok iyi anlaştığının altını çizmiş genç futbolcu. 

Röportajda üzerinde durulan bir diğer konuda milli takım seçimi. Bu yaz Türkiye'de düzenlenecek U20 Dünya Kupası'nın yıldız adayları arasında gösterilen Hakan Çalhanoğlu, hangi milli takımı seçeceğinin sorulması üzerine şu cevabı vermiş:
"Babam Türkiye, annem Almanya doğumlu. Ancak bu kararımda beni tamamen serbest bırakıyorlar. Bana sadece kalbimi takip etmemi söylüyorlar. Ben Almanya'da doğdum ve Alman mentalitesine de sahibim. Örneğin en önemli özelliklerimden biri disiplinli olmam. Ancak bir Türk gibi hissediyorum."
Hakan, ayrıca Fenerbahçe'nin de içinde bulunduğu bazı Türk kulüplerinden kiralama teklifi aldığını ancak Frank Arnesen'le oturup konuştuklarını ve böyle bir teklife olumlu bir dönüş yapmak istemediklerini söylemiş. Bence de ne olursa olsun kariyerini Almanya'da sürdürmesi en doğru karar olacaktır onun açısından. Sonuçta bir Bundesliga kulübü, yatırım yaptığı hiçbir oyuncuyu yeterince şans tanımadan gözden çıkarmaz. Hamburg'da bolca şans bulacak ve kendisini gösterecektir. 

Röportajın ilginç kısımlarından birisi de Van der Vaart'ın "klasik oyun kurucular bitmeli" sözlerine Hakan'ın yaptığı yorum. Hakan, buna kendisinin de katıldığını, zaten klasik bir 10 numara gibi oynamaktan ziyade bir 9,5 numara rolünde olduğunu söylüyor. Forvet arkası ve hatta orta sahanın ortasında da oynayabildiğini, yani çok yönlü olduğunu vurguluyor. Kendisini bu yaz daha da dikkatle izlemek lazım. U20 Dünya Kupası, Hamburg günleri öncesinde onun için iyi bir test olacak. Umarım ki bu gelişimini sürdürür ve Türk futbolu bir dünya yıldızı kazanır.

1 Mart 2013 Cuma

Beşiktaş - Fenerbahçe / Zirveye Tutunmak


Uzun zamandır bu bloga katkı sağlamıyordum fakat ani bir kararla geri döndüm. Sağolsun Tansu da onayladı ve blogu bir diğer tarafa çekiştirecek olan adam yazmaya başlıyor :) Sebepsizce yazmayı bıraktığım bloga dönme isteğimi nedenlerini bile sormadan kabul eden "kral"a teşekkürler...

Geçelim artık maça...İnönü Stadı yeni haline kavuşmadan önceki son büyük maça ev sahipliği yapacak Pazar akşamı. İki takım için de oldukça kritik bir maç. Şampiyonluk iddiasını sürdürmek isteyen iki takım da kazanmak için her şeylerini koymak adına sahada yer alacak.


Beşiktaş ile başlayalım değerlendirmeye... Sezona "feda" parolasıyla başlayan Beşiktaş, kimsenin beklemediği bir konumda ligde. Galatasaray ile Fenerbahçe'nin puan olarak arzu ettiği seviyede olmaması nedeniyle yarışın içinde kalabilen Beşiktaş, ligin ilk yarısı boyunca "ciğer"ine güvenerek oynadı adeta. Halı saha maçlarında görebileceğimiz bir düzensizlikle geçirdiler koskoca devreyi. Buna rağmen kopmadılar yarıştan.(Yaşanılan büyük sakatlıkları buna bağlamak da mümkün öte yandan.)

İlk yarıda gördüğümüz; Beşiktaş'ın kanat beklerini de hücuma sokarak çok fazla gol attığı ama savunmada da bir o kadar açık verdiğiydi. Bunun sorumluluğunu tamamen savunma oyuncularına yüklemek hata olsa da, kaleci ve defans dörtlüsü içinde standart sahibi olan bir tek Sivok'un bulunması önemli bir faktör.

Devre arasında Beşiktaş'ın savunma bölgesine katkılar yapacağını düşünsek de onlar hücum alternatifleri üzerinde yoğunlaştı. Dentinho ve Niang bu anlamda yapılan transferlerdi. Savunma bölgesinde ise İsmail'in sezon başı, Uğur Boral'ın devre arası sakatlıkları nedeniyle bir sol bek ihtiyacı doğmuştu. Buraya İBB'den Gökhan Süzen transfer edilse de biliyoruz ki Gökhan'ın asıl mevkisi sol açık, en fazla sol iç...

İkinci yarıda Beşiktaş'ta değişen tek şey mental yapı. İlk yarıda gösterilen savunma zaafiyeti onları kontrollü oynamaya itiyor artık. Almeida'nın sakatlığıyla birlikte de hücum sistemleri oldukça tıkanmış durumda. Fakat Beşiktaş'ın hala ortalama bir savunma takımı olduğundan bahsedemeyiz. Gaziantepspor maçında 10 kişi kalmış rakibinden son dakikalarda yediği golle 1 puana razı olan Beşiktaş, yine 10 kişi kalan Sivasspor maçında da kaleci McGregor'un üstün performansıyla 3 puanı alabilmişti.

Beşiktaş savunmasının en büyük zaafiyeti beklerinden kaynaklanıyor elbette fakat orta sahada da top tutamıyor oluşları rakiplerinin ceza alanına çabucak gelmesine yol açıyor. Rakip hücumlarına direnç koyabilen tek güç Necip. Onun da caydırıcı olduğunu söylemek mümkün değil...


Bu kadar zaafiyetinden bahsettikten sonra hücum yönündeki artılarından bahsetmekte de fayda var. Savunmada gedik yaratan bekler, özellikle de Hilbert, hücuma olağanüstü katkılar veriyor. Geçen hafta bir de gol atan Hilbert, aslında Beşiktaş'ın en önemli hücum silahı. Orijin olarak sağ açık olan Hilbert yaklaşık 2 senedir oynadığı sağ bek mevkisine iyice alıştı ve takımının hücumdaki ekstra gücü olarak dikkat çekiyor.

Orta sahanın hücumcu kanat oyuncuları Holosko ve Olcay da sürekli olarak ceza sahası içinde gol arayan isimler. Fakat ikinci yarı itibariyle Almeida'nın sakatlanması ile birlikte Beşiktaş'ın coşkusu ve topu ileri taşıması anlamında önemli kayıplar mevcut. Beşiktaş kısa yoldan hücum alanına ulaşmaya çalışan bir takım. Topu direkt Almeida'ya yollayıp onun indirdiği veya ondan seken topları Holosko, Olcay ve Fernandes ile alarak oradaki varlıklarını sürdürüyorlardı. Fakat ileride Almeida yerine Niang oynayınca bu sistem işlemiyor. Niang topu ayağına hatta mümkünse koşu yoluna isteyen bir forvet. Fizik olarak hazır olmadığı için, bu istediği topları alınca da etkili olamadı şimdiye kadar.Yine de Beşiktaş'ta bu topları atabilecek, topla ilişkisi iyi olan tek orta saha oyuncusu Fernandes. Fakat topun Fernandes ile etkili alanda nasıl buluşturulacağı konusu tam bir muamma. Ne Necip ne de Veli bağlantıyı sağlıklı şekilde kurabilecek özellikte değiller.

Bunlara rağmen Beşiktaş ileride 4+1(Olcay, Fernandes, Holosko, Niang + Hilbert) ile var olabildiği zamanlar oldukça etkili. Çünkü bu oyunculardan Fernandes hariç hepsi direkt olarak topu tehlikeli alana taşımaya programlı oyuncular. Fernandes de onlara bu yolu açmakla uğraşıyor...

Kısacası Beşiktaş'ın topu ayağında tutup, maça hükmedebilecek bir anlayışta olması imkansız. Ama kanatları efektif kullanabildiklerinde ve dönen topları alabildiklerinde etkili olacaklarını söylemek mümkün...

Fenerbahçe'nin ilk yarısı için de deplasmanda maç kazanamamasının, istenilen puanın alınamaması açısından en belirleyici unsur olduğunu söylemek lazım. İkinci yarı itibariyle bu durumu düzeltseler de bu sefer de içerideki maçlarda zorlanmaya başladılar...


Takımda şu an bir kadro şişkinliği mevcut. Bu yüzden sürekli olarak tartışılıyor Aykut Kocaman'ın kadro seçimleri. Fakat Webo ve Emre'nin takıma dahil olmasıyla birlikte kemikleşmiş bir 11'den (Ziegler - Hasan Ali ve pazar günü ortaya çıkacak Topal - Meireles tercihleri dışında) bahsedebiliyoruz artık. Belli bir standartta oynayabiliyor artık Fenerbahçe. Açıkçası fizik olarak da ilk yarının çok üzerindeler...

Hafta arası Aykut Kocaman'ın katıldığı programda da belirttiği gibi savunmayı Webo'yla başlatıyor artık Fenerbahçe. Kuyt profil itibariyle zaten buna yatkın. Solda oynuyor gibi görünse de maç boyu rakip kaleye en yakın isim olarak gördüğümüz Sow da top rakipteyken, topun arkasına ve kanat bekinin önüne geçebildiğinde cidden yerleşmiş bir savunma bloku oluşturabiliyor Fenerbahçe. Ligin ikinci yarısında yenen gol sayısındaki düşüşün en temel nedeni bu.

Orta sahada da Emre'nin bağlantıları iyi kurabilmesi ile Fenerbahçe daha çabuk tehlikeli bölgeye gidebilen bir takım hüviyetini kazandı. Kırılganlığını tamamen atabildi mi bilmiyoruz ama sahada daha güçlü durdukları aşikar. Saha dışı sorunlar(yönetim-taraftar çatışması, Uefa cezaları, medya tutumu vb.) bu kırılganlığı her an tetikleyebilir olsa da şu an moral-motivasyon açısından sağlam olduklarını söylemek mümkün...

Fenerbahçe'nin savunmasındaki en temel sorun aslında Niang'ın en fazla ekmek yiyebileceği durum ile aynı. Beşiktaş bunu kullanabilir mi, Fenerbahçe orta sahası buna izin verir mi, hep beraber göreceğiz.

Fenerbahçe'nin hücum anlamında da en büyük artısı Sow'un sol açık/forvet gibi görünmesine rağmen, çokca merkeze kaçması ve orada etkili olması. Rakip savunmaların, pozisyon alma konusunda oldukça sıkıntılı anlar yaşamasına neden oluyor bu durum. Stoch ya da Caner ile bunu yapamıyor Fenerbahçe...


Yazı çok uzadı, kısa keselim artık... Maçın sonucunu tayin edecek iki faktör olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birincisi Sow - Hilbert eşleşmesi. Hilbert, karşısında Sow varken bu kadar rahat hücuma çıkabilir mi? Sow merkeze girdiğinde, Hilbert kademe yapabilir mi? Aynı şeyi Kuyt - Gökhan için de düşünebiliriz ama Kuyt'ın Gökhan'ı takip edeceğinden daha fazla eminiz sanki. Aynı şekilde Gökhan da Hilbert'e oranla daha az hücuma katılıyor, Beşiktaş'ın oyun yapısı itibariyle.

İkinci faktör ise orta sahaların merkezinde oynayan üçlüler. Fernandes üzerinde bir baskı kurmaya çalışacaktır Fenerbahçe, bakalım başarabilecek mi? Kendi defansından seken topları alabilecekler mi yoksa Veli ve Fernandes mi ön plana çıkacak burada? Açıkçası Olcay ve Holosko da merkeze yakın yerlerde alabiliyorlar topları... Bekler orta saha oyuncularına yardım edebilecek mi? Cristian bir Alex olabilecek mi yoksa Maldonado kıvamını mı tutturacak?

Özetle Fernandes ve Cristian'ın rahatlığı ile dönen topları alabilme becerisi oyun; Sow - Hilbert kapışmasının sonucu da skor üstünlüğünü kimin alacağını gösterecek gibi...

Hakem konusuna girmeyelim, bol şanslar...

Derbi maçlardan bahsederken bıkmadan usanmadan yazmamız gereken bir husus da rakip takım taraftarlarının maçlara giremiyor oluşu bana kalırsa. Bu insan haklarına aykırı ve çağ dışı yaklaşım, umarım en kısa zamanda bir son bulur...