23 Nisan 2013 Salı

Mario Götze Bayern Münih'te!


Yılın belki de en sansasyonel transfer haberi bu sabah Almanya'dan geldi. İlk olarak Bild'in internet sitesinde yer alan habere göre, 2012-2013 sezonunu şampiyon olarak bitiren Bayern Münih, son iki sezonun şampiyonu Borussia Dortmund'un genç yıldızı Mario Götze'yi sözleşmesindeki bir maddeden yararlanarak transfer ediyordu. 

Oyuncunun Dortmund'la 2016 Haziran ayına kadar olan sözleşmesini feshedip Bayern'e gitmesine olanak tanıyan maddeye göre, Bavyeralıların ödemesi gereken tutar tam 37 milyon Euro. Bild, Dortmund'dan yıllık yaklaşık 5 milyon Euro almakta olan Götze'nin yeni kulübünden 7 milyon Euro civarı bir yıllık ücret alacağını da yazmıştı. Tam da bu "haber acaba doğru mudur" derken,
Borussia Dortmund'un resmi sitesinden yapılan açıklamayla transfer doğrulandı. Sarı siyahlıların yaptığı "oldukça sitemkar" açıklama yaklaşık olarak şu şekilde:

"Milli oyuncu Mario Götze ve menajeri Volker Struth'un, birkaç gün önce kulübümüze bildirdiklerine göre, Götze sözleşmesindeki serbest kalma maddesini kullanarak 1 Temmuz 2013 tarihi itibariyle Bayern Münih'e transfer olmak istemektedir. Hans Joachim Watzke, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: "Doğal olarak bir hayalkırıklığına uğradık ancak vurgulamak isterim ki Götze ve temsilicisi, kulüple olan sözleşmeye kesin olarak uygun davranmaktadırlar"

Sportif Direktör Michael Zorc ve Teknik Direktör Jürgen Klopp'un tüm Borussia Dortmund taraftarlarından isteği; sezon sonuna kadar, ama özellikle de Real Madrid'le oynanacak olan önemli Şampiyonlar Ligi yarı final maçında Götze'yi de takımdaki diğer profesyonel oyuncuları destekledikleri gibi koşulsuz desteklemeleridir. Bayern Münih kulübünden, bugüne kadar bu konuyla ilgili hiçbir yetkili bizimle iletişime geçmemiştir"

Bu transfer için izlenen yöntem ve zamanlama konusunda Bayern'in haklı olarak çokça eleştirileceği kesin. Zaten Dortmund'un yaptığı resmi açıklamada hem Götze'ye hem de Bayern'e yeterince gönderme mevcut. Eleştirilerin çıkış noktası da tabii ki transferin zamanlaması olacaktır. Dortmund'un yarın Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Real Madrid'le karşılaşacağını düşününce, bu transferin bugün açığa çıkmasının takıma büyük bir darbe vuracağı ve motivasyon anlamında zarar vereceği kesin. 

Bu transferden ülkemizdeki transfer piyasasına dair birçok çıkarım yapabiliriz. Ligin gol kralı Burak Yılmaz'ın Trabzonspor'dan Galatasaray'a transfer oluş süreci, bu transferde Galatasaray'ın aslında çok önce işi bitirebilecek durumda olmasına rağmen önce uzlaşmaya çalışması fakat Trabzonspor'dan kabul görmemesi gibi ayrıntılar ister istemez insanın aklına geliyor. Tabii onca çabaya rağmen gösterilen tepkiler de...

Guardiola ve Götze derken daha sezon bitmeden iki önemli transfer yapan Bayern'in önümüzdeki aylarda neler yapacağı ve seneye nasıl galaktik bir takımla sahaya çıkacağını ben pek kestiremiyorum açıkçası. Zaman, merakımızın dinmesi konusunda bize ilaç olur herhalde.

Sözün özü, Almanya gibi her şey kuralına göre yapıldığı sürece hiçbir sorun olmayan bir ülkede ve buradaki kültürde bile ciddi anlamda tartışılacak, kişi ve kurumları yıpratabilecek bir transfer öyküsüyle karşı karşıyayız. İki sezon önce sözleşmesindeki benzer bir maddeyi kullanarak Real Madrid'e transfer olan Nuri Şahin'den sonra Götze'nin de Dortmund'un inisiyatifi dışında takımdan ayrılması da ilginç bir tesadüf. Ancak bu kez Götze'nin Nuri gibi bir dönüş yapamayacağına herhalde kesin gözüyle bakabiliriz. İlerleyen günler neler gösterecek, hep beraber göreceğiz.

16 Nisan 2013 Salı

Kulüpler Birliği mi Yoksa Çete mi?


Türk futbolunun gelişmesi için sabah akşam beyin fırtınası yapan(!), azami derecede entelektüel insanlardan kurulu (!) kulüpler birliği, dün yine toplanıp aşırı mühim kararlara imza atmış.

Toplantı yine kulüplerin gelirlerinin arttırılması, İddaa'dan alınacak payın çoğaltılması kısır döngüsünde geçmiş her zamanki gibi. Fakat alınan en ciddi ve üzerinde konuşulası karar teknik direktörlerle ilgili. Trabzonspor ve Kayserispor haricindeki 16 kulübün yetkililerinin katıldığı toplantıda bir teknik direktörün bir sezonda en fazla bir takım çalıştırmasına dair kulüpler arasında bir prensip kararı alınmış. Buna göre örnek vermek gerekirse sezona Gaziantepspor'da başlayan Hikmet Karaman'ın sezon ortasında istifa
edip Bursaspor'un başına geçmesi gibi bir olayı önümüzdeki sezon göremeyeceğiz. Tabii bu prensip kararını delen bir kulüp çıkmazsa...

İlk bakışta güzel bir uygulama gibi görünüyor. Neticede Hikmet Karaman'ı da Bursaspor'u da çoğumuz eleştirmiştik. Eleştirinin sebebi de Bursaspor'un, Karaman'a olan ilgisini hoca Gaziantepspor'un başındayken deklare etmesi ve hocayla o dönemde transfer görüşmesi yapmasıydı. Bu açıdan bakınca etik değerleri kollayan bir karar gibi duruyor. Ancak etik değerlerin, kulüplerimizin umrunda olmadığı gerçeğini de yadsıyamayız. 


Olaya bir de teknik direktörler açısından bakmayı deneyelim. Kafadan bir olay örgüsü uydurmamıza gerek yok. Bu sezonun başına gidelim. Metin Diyadin'in Kasımpaşa'dan gönderilişini hatırlayalım. Metin Diyadin, bilindiği gibi 2012/2013 sezonunun ilk beş haftası Kasımpaşa'yı çalıştırmış ve bu beş maçta üç galibiyet, iki de yenilgi almıştı. Kasımpaşa bu dönemde dokuz gol atmış, dört de gol yemişti. Daha da önemlisi, takım puan tablosunda ikincilik koltuğuna oturmuştu. Normalde her takım için başarı kabul edilebilecek bu performansı lige yeni çıkmış bir takımın hocası olarak yakalamıştı. Fakat ne olduysa beşinci hafta oynanan Sivasspor maçının ardından Kasımpaşa yönetimi tarafından Metin Diyadin'in görevine son verildi. Kulüpler Birliği'nin prensip kararı eğer o gün geçerli olsaydı Metin Diyadin'in bu sezon başka bir takım çalıştırma imkanı olmayacaktı. Hoş, Metin Diyadin kendi tercihiyle hiçbir takımda görev almadı ancak istese alabilirdi. Kulüpler Birliği, işte tam da bu noktada mağdur edilmiş teknik direktörlerin ekmeğiyle oynama yoluna gitmekte hiçbir beis görmüyor. Önemli olan kulübün bekası tabii. 

Bu kararla birlikte başkanların soyunma odalarına inme, maçlardan bir gece önce küçük bir not kağıdıyla teknik direktöre ısmarlama 11, hatta formasyon gönderme, transferde hocanın ağzını tamamen kapatma gibi imkanları da arttırılmış oldu. Bundan sonra sezon boyunca işsiz kalmak istemeyen teknik direktörler, kulüp başkanları ya da futbol şube sorumlularıyla çok çok iyi geçinmek zorunda. Önceki dönemde kovulan hocalar zaten başka kulüpleri ürkütmemek, oralarda iş bulabilmek adına tazminatlarını bile isteyemiyorlardı. Bu karar da her şeyin üstüne tüy dikmiş oldu. Yetki alanları kısıtlanacak, sonra da büyük bir pişkinlikle başarı beklenecek teknik direktörlerle gidilebilecek olan nokta zaten belli. Bunu ön görememek ise bambaşka bir deha.

Kulüpler Birliği'nin, kulüplerin menfaati uğruna herkesi sömürme güdülü "prensip kararlarının" bir örneğine de geçen sezon Ankaragücü konusunda şahit olmuştuk. Gökçek ailesi tarafından maddi olarak darboğaza düşürülen, ekmek kapısı futbol oynamak olan oyuncularının parasını ödeyemeyen (muhtemelen de ödemeyecek olan) Ankaragücü'nden hiçbir kulübün bedavaya futbolcu almaması üzerine bir prensip kararı alınmıştı. Bilindiği gibi futbolcular, hak edişlerini belli bir zaman diliminde alamazlarsa kulüple olan sözleşmelerini tek taraflı feshetme hakkınsa sahipler (Franck Ribery-Galatasaray örneği). İşte geçen seneki karar, parasını alamadığı için yasal hakkını kullanan oyuncuya transfer kapısını kapatır cinstendi. Bunun ne hukukla ne de adaletle ilgisi vardı. Nitekim bu karar Karabükspor tarafından delinmişti. 


Teknik direktörler için alınan karar da benzer nitelikte. Bir teknik direktörün, bu sezon Hikmet Karaman'ın Gaziantep'ten Bursa'ya gidişi gibi, ya da daha önceki sezonlarda Bülent Uygun'un Bucaspor'dan Eskişehirspor'a gidişi gibi bir camiayı yarı yolda bırakarak yeni bir işe başlamasına ben de karşıyım. Bu konu yanlış anlaşılmasın. Ancak bu kararın altının doldurulabilmesi için kulüplere de bir sınırlama getirilmesi şart. O zaman kulüpler de sezonu maksimum iki teknik direktörle kapatabilmeli, ya da görevine son verdikleri hocalara yüklü tazminatlar ödemeli ki bu düzen en azından biraz daha düzgün işlesin. 

Ayrıca bu kararı alan Kulüpler Birliği'nin başkanlığını, iki sezon önce Buca'dan Bülent Uygun'u ayartarak takımın başına geçiren Halil Ünal'ın yapması da yeterince ironiktir herhalde.

11 Nisan 2013 Perşembe

Ustaya Saygı / Claudio Pizarro Atmaya Devam Ediyor


2000'lerin başında Paraguaylı Roque Santa Cruz ve Brezilyalı Giovanni Elber ve Perulu Claudio Pizarro'dan oluşan Bayern Münih hücum hattını yaşı müsait olup da hatırlamayan pek yoktur herhalde. Bu üçlüden Elber futbolu bırakalı belli bir zaman oldu ancak Santa Cruz ve Pizarro halen daha yeşil sahada görevlerini yapıyor.

Yazıyı yazma sebebim aslında Santa Cruz'dan öte Pizarro'nun yaptıkları. 2007-2008 sezonunda bir hevesle gittiği Chelsea'de beklediğini bulamayıp ilk çıkış yaptığı Werder Bremen'e tabir-i caizse her şeye sıfırdan başlamayan dönen Pizarro, bu yeni başlangıcı çok iyi değerlendirerek bugün içinde bulunduğu şartlara göre zirve olarak kabul edilebilecek bir noktaya ulaşmayı başardı. Chelsea'deki kabus gibi sezonun ardından tekrar Bundesliga'ya dönüp kendini baştan ispat etmek, bu süre içinde 4 sezonda 100 civarı gol atıp tekrar Almanya futbolunun zirvesi olara kabul edilebilecek Bayern Münih'e transfer olmak, üstelik bu transferi 34 yaşında gerçekleştirmek hiç de kolay bir iş değil. 

Aslında Bayern'de de sezona çok iyi bir başlangıç yapamamıştı Perulu futbolcu. Hücumdaki iki "Süper Mario", Mandzukic ve Gomez'le girdiği rekabet zaten yeterince yıpratıcıydı ve forma giydiği ilk haftalarda gol bulamamıştı sezona başlarken. Sonra
zamanla kulübeye hapsoldu haliyle. Ancak kendisini hep hazır tuttu ve önce 9-2'lik Hamburg galibiyetinde 4 gol 2 asist, son olarak da Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Juventus'a karşı deplasmanda bir gol üreterek "yapacak daha çok işim var " dedi. Pizarro, bu gollerle Bundesliga'da toplam 164 gole ulaşarak Rummenigge'yi geçti. Şampiyonlar Ligi'nde de toplamda 21 gole ulaştı. Gerçekten saygı duyulası bir kariyer.

Muhtemelen Bayern'le sözleşmesini uzatmayacaktır. Bu sene son haftalarda yaptığı katkıyla da belki Chelsea'ye gittikten sonra içinde kalanlara olan özlemi bir nebze olsu dindirmiştir. Önümüzdeki sezon için ismi Wolfsburg ve Hamburg gibi takımlarla anılıyor. Kim bilir, belki tekrar yuvaya, Werder Bremen'e döner. Nereye giderse gitsin, 1-2 sene daha büyük katkı vereceği ve saygıyı hak edeceği kesin...

10 Nisan 2013 Çarşamba

Epik Galibiyet / Galatasaray:3 Real Madrid:2


Müthiş bir geceyi daha geride bıraktık dün. 2001 yılındaki çeyrek finalde alınan 3-2'lik galibiyetin bir benzerini de dün aldık. Rakip aynıydı, senaryo da hemen hemen aynı oldu. Tabii ki elenilmesine rağmen yaşanan gurur da...

Aslında ilk maçtaki 3-0'lık yenilgiye rağmen anlatmak istediğimiz tam olarak buydu. Takım, bu yılın başında koyulan hedefi aşarak Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finali bulmuştu ve bu zaten başlı başına bir başarıydı. Dün mesele turu geçmek değil, sahaya bir karakter koyup Galatasaray'a ait geleneği devam ettirmekti. Nitekim öyle de oldu. Turu geçemez miydi Galatasaray? İmkansız değildi. Bunun olabileceği de defalarca dile getirildi ancak birçokları bunu dalga geçerek karşıladı. Bazı şeyler pek gerçekçi olmayabilir ancak Türk futbolundaki başarıların hiçbiri en başta gerçekçi değildi. Ne Şampiyon Kulüpler Kupası'ndaki yarı final, ne UEFA Kupası, ne Süper Kupa... Ne Neuchatel Xamax maçı, ne Arsenal finali, ne 2001'de ilk yarısını 2-0 yenik kapattığımız maçın ikinci yarısında Real'e üç gol atmamız ne de dün akşamki skor... Bu gerçekçi olmayan senaryoları gerçeğe çeviren, bazı şeylerin başarılabileceğini gösteren takım da bugüne kadar hep Galatasaray olmuştur. 

Dün de skor 3-1 olduğu anda "kalan 20 dakikada iki gol daha atılabilir" düşüncesi muhtemelen taraflı tarafsız herkesin aklının bir köşesinde yer etmiştir. İşte insanları buna inandırabilmek, onlara bu duyguyu yaşatabilmek mesele. Bunu başaracak kuvvet de
Galatasaray'ın genlerinde var. Biz bunu anlatmaya çalışmıştık. Fatih Terim ve oyuncular da uygulamalı olarak gösterdi. Yoksa Real Madrid'in tur atlaması tabii ki kimse için sürpriz olan bir şey değil. Futbolun olağan seyri bunu gerektiriyordu. Real Madrid belki turun olağan favorisiydi ancak bu harika takımı yenme zevki de asla geri çevrilmemeliydi.

Aslında maçın teknik taktik yönünü konuşmayı çok gerekli görmüyorum ancak her şeye rağmen değinmeden geçemeyeceğim şeyler var. Bu turda Galatasaray'da neyi eksik olduğunu çok net gördük. Şunu itiraf etmemiz gerekir ki şu savunma yapısıyla Şampiyonlar Ligi'nde buraya kadar gelmemiz bile bir lütuf. Bundan sonrasına devam etmemiz ise mucize olacaktı. Fatih Terim'in devre arasında Sneijder'den önce neden sol bek ve stopere ısrarla adam istediğini çeyrek final serisinde daha iyi anladık. Riera, sol bek orijinli bir futbolcu olmamasına rağmen futbol görgüsü, kalitesi ve gösterdiği özveriyle belki ligi bir derece götürebilecek bir oyuncu ancak iş Şampiyonlar Ligi ve karşınızdaki rakip Real Madrid olunca yaşadığımız şey bir külkedisi masalı oluyor ve bu çözümün de gece yarısını geçtiğinde kabağa dönüşen arabadan farkı kalmıyor. Aynı şekilde stoperde de bu seviye için yeterli tecrübeye sahip, liderliği ele alabilecek bir savunma oyuncusuna ihtiyaç olduğu ayan beyan ortada. Önümüzdeki sezon için düzeltilmesi gereken en önemli sorun şimdilik bu. Tabii takımdan ayrılacak oyunculara göre de başka pozisyonlar alınabilir. 

Dün gece dikkatimi çeken bir başka detay da, takımın Real Madrid'i sürklase ettiği o 20-25 dakikalık zaman diliminde tek forvet oynamış oluşuydu. Maça Umut-Drogba ikili forvet hattıyla çıkmış ve kayıp diye nitelenebilecek bir ilk yarı geçirmiştik. Umut Bulut'a saygım büyük ancak o biraz daha lig için uygun bir oyuncu. Şampiyonlar Ligi seviyesinde -hele ki çeyrek finalde- biraz yetersiz kaldığını kabul etmek gerek. Onu Burak ve Drogba'nın yıprandığı anlarda, onlara bir nefes almak için ligde kullanmak daha mantıklı. Bu şekilde verdiği katkı zaten kesinlikle küçümsenecek cinsten değil. İşte bu sebeplerden ötürü, Umut dün akşam sahada kaldığı süre içinde takımı bir kişi eksik bıraktı desek yeridir. Belki Real Madrid savunmasına yaptığı baskı değerliydi ancak hücumda bir varlık gösteremedi. Bu süre zarfında Galatasaray'ın da pek etkili olduğunu söyleyemeyiz. İkinci yarıda Umut'un çıkması ve yerine Sabri'nin girmesiyle işler değişti. Eboue ile Sabri, sağ kanadı çok etkin kullandı. Orta saha kalabalıklaştı ve Drogba tek forvet olarak oldukça yararlı işler yaptı. Özellikle ikinci golde Sneijder'e açtığı alan çok mühimdi. Bu süre zarfında Real Madrid kendi yarı sahasına gömüldü, Galatasaray pas trafiğini daha seri ve akıcı kurdu. Sonuç olarak da ardı arkasına goller geldi. Bu şekilde devam etme fırsatı olsa belki o aranan goller bile gelebilirdi. Ancak ne yazık ki Eboue'nin bir kafa topunda sakatlanması ve yerine Elmander'in girişiyle takım yeniden çift forvete döndü ve ataklar bıçak gibi kesildi. Maç daha çok bir orta saha mücadelesine döndü. Sonrası zaten malum...

Düne dair söylenebilecek olanlar bunlar. Netice itibariyle bir gurur gecesi daha yaşadık. Uzun yıllar unutulmayacak ve ilerisi için ufkumuzu açacak bir galibiyet daha aldık. Saygı uyandıracak bir efor ortaya koyduk. Şimdi bundan sonra Galatasaray adına bunun devamlılığı ve diğer takımlardan da benzer performanslar görmek istiyoruz. Bu sene Fenerbahçe bu konuda büyük bir adım attı. Umarım ki onlar da aynı şekilde devam eder ve bu tarz Nisan'ı gören takımlarımız daha da çoğalır.

4 Nisan 2013 Perşembe

Neden Üzülmeli

 
Dün gece Türk futbol tarihinin önemli maçlarından birine çıktı Galatasaray. Malum, her sene Şampiyonlar Ligi çeyrek finalini gören bir ülke değiliz. Sırf bu yüzden bile saygı duyulması ve tadının çıkarılması gereken bir geceyi yaşadık.

Sonuç, rakibin adını düşününce pek de şaşırtıcı olmayan, hatta maçtan önce Galatasaray'ı tutan ya da tutmayan birçok kişinin tahmin ettiği şekilde gelişti. Peki ya oyun? Sahada yaşananlar asla 3-0'ın açıklaması olamazdı. Bu bağlamda üzülmeli miyiz yoksa üzülmemeli miyiz ikiliminde kaldığımı söylemem gerek. Sezon başında "Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde Real Madrid'e eleneceksiniz" deseler "Eyvallah, gayet iyiymiş" der geçerdim. Dünkü maçtan sonra bu konuda böylesine rahat olmadığımı düşünmeye başladım. Neden üzülmeliyiz sorusunun cevaplarını aslında çoğumuz biliyoruz ancak tekrar hatırlamakta fayda var.

Öncelikle "neden üzülmemeliyiz" diye sorduğumuzda vereceğimiz cevaplar belli. Takım, bu sezon beklentinin üzerinde bir Şampiyonlar Ligi performansı sergiledi. Hem bireysel olarak hem de takım olarak verimli bir dönemdi ve bu verimli dönemim mali getirileri de oldukça ciddi boyuttaydı. Hedefleri aşmış olmanın ve sonraki hedefler için kazanılan zamanın önemi çok büyük. Ayrıca Real Madrid gibi bir rakibe karşı oynuyor olmak da önemli. Orası artık farklı bir sınıf. Her ne kadar eskiden Real Madrid'i fazlasıyla üzmüş olsak da aradaki kategori farkını inkar etmenin bir anlamı yok. Yine de rövanşta tur olmaz belki ama galibiyet neden olmasın?

Şimdi "neden üzülmeliyiz" ya da "neden üzülüyoruz" sorusunun cevaplarını arayalım. Öncelikle oynanmaya çalışılan futbol gerçekten saygı duyulacak, cesur bir futboldu. Rakibin ismi büyüktü ancak Fatih Terim'in sahaya yansıtmaya çalıştığı oyun anlayışı bu büyük isme yakışır bir rekabet sunmayı hedefleyen cinstendi. Zaten daha önceki Şampiyonlar Ligi maçlarında da Galatasaray hiçbir zaman mahkum bir görüntü sergilememişti. Bu seneden örnek vermek gerekirse deplasmandaki Manchester
United maçında da takım çıkmış ve kendi topunu oynamaya çalışmıştı. Hatta Galatasaray'ı çeyrek finale getiren sonuçlar hep rakip sahalarda oynanan cesur ve karakterli futbolun getirisiydi. Dünkü maçta da topa hakim olma, pas sayısı, pas yüzdesi ve kaleyi bulan şut/gol pozisyonu gibi istatistiklerde Real Madrid'den hiç de kopuk olmayan bir tablo çıktı ortaya. Avrupa'nın iyi denebilecek takımlarını getirip Real Madrid'in karşısına koyduğunuzda bu şekilde rakamlara ulaşmanız çok da kolay olmayacaktır.

Düne dair insanın içini burkan bir diğer detay da yaşanan hakem şanssızlığıydı. Adını dahi hatırlamadığım Norveçli tecrübesiz hakem, Galatasaray lehine vermesi gereken iki tane çok net penaltıyı es geçmekle kalmadı, bunlardan birinde Burak Yılmaz'a kendisini aldatmaya yönelik hareket nedeniyle kart göstererek bir sonraki maçta cezalı duruma düşmesine neden oldu. Tabii ki yenilgiyi hakeme yüklemek biraz safdillik olur. Ancak skor en azından 2-1 ve hatta 1-1 gibi bize avantaj sağlayacak şekilde bitebilirdi. Rakip ne kadar üstün olursa olsun, sahadaki aksiyon bu skorları mümkün kılacak cinstendi.

3-0'lık skoru getiren bir diğer detay da gollerdeki bireysel hatalardı. İlk iki gol, tamamen Semih-Eboue ikilisinin konsantrasyon eksikliği ve bir anlık boşluklarından dolayı geldi. Karşı takımdaki Mesut Özil, Ronaldo ve Benzema gibi oyunu her an döndürebilecek oyuncular, bu tarz anlık boş bulunmaların cezasını gayet iyi kesebilen oyuncular. Dün de başımıza gelen buydu aslında. Burada Semih'e fazla eleştiri getirmek istemiyorum. Formsuz bir dönem geçiriyor olabilir. Ya da heyacanına yenik düşmüştür. Bu her futbolcunun yaşadığı bir şeydir ve olağandır. Ancak Emmanuel Eboue gibi müthiş bir uluslararası tecrübeye sahip ve fizik kalite olarak çok üstte olması gereken bir yaşta oyuncuya gollerdeki bu hatalar kesinlikle yakışmadı. Hataların yanı sıra bir umursamazlık da var. Yanılıyor muyum bilmem ama benim gördüğüm bu. Dün Sabri oynasa bundan daha kötü olurdu diyebilecek biri var mı acaba? Ayrıca Eboue'nin ilk yarıda ceza sahası içinde kaçırdığı pozisyon da maçın kader anlarındandı. Bir savunma oyuncusu da olsa Eboue kariyerinde ve klasında bir oyuncunun yapmaması gerkeen kötü bir vuruş yaptı.

Olayı birkaç hakem hatası ve bireysel savunma hatalarına indirgemiyorum. Ancak 3-0'lık skorun biraz pisi pisine geldiğini de kabul etmek lazım. Zaten dünkü yenilginin de beni en çok üzen noktası bu pisi pisine yenilgi idi.

Tüm bunların dışında Burak Yılmaz'ın üzerinde hissettiğini tahmin ettiğin baskı nedeniyle fazlasıyla tutuk olduğunu, Sneijder'in belki de fizik olarak kendisini hazır bulmaması nedeniyle saklanarak oynayıp sorumluluk almadığını ve takımda genel bir heyecan olduğunu da unutmamak gerek. Ayrıca Dany'nin hakkını yemeyelim. Sezon başından bu yana onu çok eleştirdim ama dün gerçekten takımın en iyisiydi ve Şampiyonlar Ligi seviyesinde top oynadı.

Bir de Fatih Terim'den bahsetmek gerek. İkinci yarıya başlarken Sneijder'in yerine Gökhan Zan'ı alarak 3 stopere döndü. Savunmada 5-3-2, top ayaktayken 3-5-2 görüntüsünde bir formasyon denedi. Bunu kimse beklemiyordu doğal olarak. Daha önce denenmemiş bir dizilişin böylesine önemli bir maçta uygulamaya konması takımı 5-6 gollü bir hezimete de götürebilirdi. Bu açıdan eleştirilebilir bir seçim yaptı diyebiliriz. Ancak sonuç olarak kabul etmeliyiz ki o Fatih Terim'dir. Onu Fatih Terim yapan şeyse bugüne kadar kimsenin düşünmediğini, uygulamaya cesaret edemediğini deneyerek bununla sonuç almayı başarabiliyor oluşudur. O yüzden yaptığı şeye saygı duyuyorum. Böylesine denemeye açık ve cesaretli oluşunu da takdir ediyorum.

Son bir söz de maç sonundaki frikik için yazmak lazım. Atışı Drogba'nın kullanacağı o anda az çok belliydi. Hakemin faul düdüğünü çalmasıyla beraber Drogba topu aldı ve atışı kullanmak üzere büyük bir itinayla dikti. Sanırıım ekran başında benim gibi birçok izleyen de bu vuruşu Selçuk'un yapması gerektiğini düşünüyordu. Dün son dakikadaki o frikik atışını Selçuk İnan kullanmalıydı. Drogba'nın da iyi bir duran top kullanıcısı olduğunu biliyoruz ancak takımın da belli dinamikleri olmalı. Öncelik kesinlikle Selçuk'tur benim gözümde. Drogba iyi frikikçidir ancak Selçuk "benim görüşüme göre" sahada olduğu ve kendine güvendiği sürece bu vuruşların tek sahibidir. 

Sonuç olarak her şeye rağme gurur duyulması gereken bir takım ve iş var ortada. Şimdi yapılması gereken, bu standardın devamlılığını sağlamak. İkinci maçta güzel bir galibiyet tabii ki gurur okşayıcı olur. Fakat asıl önemli olan seneye ve sonraki senelerde de bu seviyeyi yakalayabilmek olacaktır.